Malpraktis Doktor Hatası Tazminat Davası

Malpraktis Doktor Hatası Tazminat Davası

Hekimler hastalıkları önlemek ve tedavi etmek amacıyla tıp eğitimi görmüş kişilerdir. Bununla birlikte hekimler tıp alanında çalışan profesyonellerdir. Hekimlik mesleğini zor bir meslektir ve içinde birçok risk barındırır. Hekimlik mesleği insanların yaşama haklarıyla ilgilidir. Öyle ki hekimlerin yaptığı hata insanların hayatını elinden alabilir. Bu yüzden çok önemli ve değerli bir meslektir. Bununla birlikte mesleğin içerisinde yer alan yüksek riskten dolayı hekimler hastalarına yaptıkları tıbbi uygulamalarda en yüksek özeni göstermeleri gereklidir. Çünkü hekimlerin bir hatası kişinin yaşama hakkını elinden alır. Hekimlerin gösterdikleri özenin en yüksek seviyede olması gerekir.

Bir hekimin özen göstermesine rağmen bu özenin yeterli seviyede olmaması hekimin sorumluluğunu ortaya çıkarır. Hekim yetersiz özeninden dolayı sorumludur. Bununla birlikte hekimin üzerine düşen özeni yerine getirmiş olmasına rağmen hastaya uygulanan tıbbi müdahaleden sonra yine de olumsuz sonuçlar meydana gelmişse burada hekimin sorumluluğundan bahsedilemez. Önemli olan hekimin en yüksek derecede özeni gösterip mesleğini en titiz şekilde yapmasıdır. Hekimin mesleğini gerekli özenle yapmamasından ve bundan kaynaklı sonuçlardan dolayı sorumluluklar öngörülmüştür. Bu sorumluluklara malpraktis kavram içerisinde yer vermek mümkündür. Türk Tabipler birliği hekimlik meslek etik kurallarında malpraktisin tanımı yapılmıştır. Türk Tabipler birliği hekimlik meslek etiği kurallarına göre bilgisizlik tecrübesizlik veya hekimin hatasından dolayı hastalarda ortaya çıkan zararlar malpraktis olarak tanımlanır. Dünya Tabipler Birliği’nin bildirgesine göre de tıbbi malpraktisin tanımı yapılmıştır. Hekimin tedavi sırasında standart uygulamada bulunmaması hekimin beceri eksikliği veyahut hekimin hasta kişiyi tedavi vermemesi sebebiyle oluşan zarar dünya Tabipler birliği bildirgesine göre malpraktisin tanımını oluşturur. Bununla birlikte dünya Tabipler birliği bildirgesinde malpraktisin komplikasyonlardan ayrılması gerektiği yer almıştır. Komplikasyon malpraktisin tıbbi bakım ve tedavi sırasında ortaya çıkan ve hekimin hatasının yer almadığı durumlardır. Malpraktis ile komplikasyonun ayrılması hekimin sorumluluğunu ve sorumsuzluğunu belirler. Eğer hastanın zararına sonuçlanan bir tıbbi müdahale varsa ve bu müdahale komplikasyondan ileri gelmiş ise hekimin sorumluluğundan bahsedilemez. Eğer hastanın zararını sonuçlanan bir Tıbbi müdahale mal kaktüsten ileri gelmiş ise hekimin sorumluluğu meydana gelir. Öyle ki tıbbi müdahalenin doğru ve yeterli bir biçimde uygulanması durumunda hastada meydana gelen komplikasyonlardan hekim sorumlu tutulmaz. Malpraktis yani doktor hatası ile ilgili olan davalara Sağlık Hukuku ve Malpraktis Avukatları bakmaktadır.

Kimler Tıbbi Uygulama Yapabilir?

Kimlerin tıbbi uygulamalar yapabileceği ceza sorumluluğu açısından önem arz eder. Malpraktis sebebiyle meydana gelen zararlardan dolayı tıbbi uygulamaları gerçekleştiren kişiler sorumlu olurlar. Hatalı bir tıbbi uygulamanın varlığından bahsedebilmek için bu uygulamayı yapan kişilerin kanun tarafından yetkilendirilmiş olması gerekir. Tıbbi uygulamalar hatalı yapıldığında kişilerin hayatına mal olabilirler. Bu yüzden tıbbi müdahalelerin kanun tarafından yetkilendirilmiş kişiler tarafından yapılması gerekir. Tıbbi uygulamaların riski Sonuçlarından dolayı bu uygulamada bulunacak kişilerin sağlık personeli olması gerekir. Bu şekilde bireyin olası tıbbi müdahalelerin olumsuz sonuçlarından Kanun tarafından korunması mümkün hale gelir. Kanun tarafından korunmakla birlikte anayasamızın ikinci bölümünde kişinin hakları ve ödevleri başlığı altında yer alan maddede de bu koruma sağlanmıştır. Kişinin dokunulmazlığı maddi ve manevi varlığı başlığı altındaki 17. maddeye göre her kişi kendi yaşama maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir. Tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılmış olan durumlar dışında kişinin vücut bütünlüğünü dokunulamaz. Kişilerin rızası olmadan bilimsel ve tıbbi deneyler İçerisinde yer alamaz. Meşru müdafaa hali yakalama ve tutuklama kararlarının yerine getirilmesi bir tutuklu veya hükümlü kaçması önlenmesi bir ayaklanma veya isyanın bastırılması veyahut olağanüstü hallerin söz konusu olduğu durumlarda yetkili kişilerin her diye emirlerin uygulanması sırasında silah kullanılmasına kanunun cevaz verdi zorunlu durumlar sebebiyle meydana gelen öldürme fiilleri herkesin yaşama maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir hükmünün dışında yer alır. Anayasanın 17. maddesi ikinci fıkrası tıbbi müdahaleler İle ilgili hallere yer vermektedir. Bu hüküm “Tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz ve kişinin rızası olmadan bunu yüksel ve tıbbi deneylere tabi tutulamaz” içeriğindedir. Ona göre tıbbi müdahalede bulunması için kanuna dayanılması gerekir. Bununla birlikte tıbbi zorunluluklar söz konusu olduğunda kişilere müdahale edilmesi mümkündür. 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun Tıbbi müdahalede bulunabilecek kişilerin hekimlerin dış hekimlerinin evrelerin sağlık memurların sünnet kişilerin hastabakıcı hemşirelerin Yer aldığı kanundur. Bu kanunda bu kişilerin kimler olduğu ve nitelikleri yer almaktadır. Örneğin hekimlerin Tıbbi bir müdahalede bulunabilmesi için Türkiye cumhuriyeti dâhilinde tababet icra ve her hangi süreç olursa olsun tıp fakültesinden diploma sahibi olmalıdır. Diş Hekimleri ise insan sağlığına ilişkin olarak dişlerin diş etlerinin ve bunlarla doğrudan bağlantılı olarak ve çene dokularının sağlığının korunması hastalıklara ve düzensizliklerin teşhisi ve tedavisi bir rehabilite edilmesi için her türlü mesleki faaliyeti icra etmeye yetkili kişilerdir. Kanunda tanımlanan kişiler dışında tıbbi uygulamada bulunan kişilerin yaptığı müdahale kanuna aykırı olacaktır.

Malpraktis tazminat davası avukatı için ofisimizden destek alabilirsiniz.

Hasta ile Hekim İlişkisi

Hasta ile hekim arasındaki ilişki ile ilgili olarak birçok kanuni dayanaktan bahsedilebilir. Birçok farklı kanunda ve çeşitli durumlarla ilgili hasta ve hekim arasındaki ilişkiler yer almıştır. Hastaya yapılan hatalı tıbbi müdahalenin ortaya çıkardığı olumsuz sonuçlardan dolayı hekimin sorumlu olması için kanundaki dayanakların söz konusu olması gerekir. Bununla birlikte hekimin sorumluluğu söz konusu olduğunda bu hekimin hizmet vermiş olduğu kurum ve kuruluşun niteliği de önem arz eder. Bunun sebebi hasta ile hekim arasındaki bir problemin ortaya çıkması ve hatalı uygulamanın söz konusu olması durumunda bu hatalı uygulama sonucunda açılacak olan davaların hukuksal nitelikte olması gerekmesidir. Hasta ile hekim ilişkisinin vekâlet sözleşmesi olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü vekâlet sözleşmesi olması durumu öğretideki baskın görüşlerde ve Yargıtay’ın kararlarında bu yöndedir. Vekâlet sözleşmesi 6098 sayılı Türk Borçlar kanunu hükümleri içerisinde yer alır. Bu kanuna göre vekâlet sözleşmesi vekil olan kişinin vekâlet verenin bir işini görmeye veya işlemini yapmayı üstlenmiş olduğu sözleşmedir. Vekâlete ilişkin hükümler niteliklerine uygun düştükleri ölçüde Türk Borçlar kanunu içerisinde düzenlenmiş olan iş görme sözleşmelerine de uygulanır. Sözleşme veya Teamül söz konusuysa vekil ücrete hak kazanır. Vekâlet sözleşmesinin kurulması kanun hükmünde yer almaktadır. Kendisine bir işin görülmesi önerilen kişi bu işi görme konusunda resmi sıfata sahip ise veya bu işin yapılması mesleğinin gereği ise ya da bu gibi işleri kabul edeceğini duyurmuşsa eğer bu öneri onun tarafından hemen Reddedilmezse Vekâlet sözleşmesi kurulmuş olur. Vekâletin kapsamı sözleşme içerisinde açık bir şekilde gösterilmemişse Vekâlet sözleşmesinde yer alan görülecek işin niteliğine göre belirlenir. Vekâlet özellikle vekilin üstlenmiş olduğu işin görülmesi için gerekli hukuki işlemlerin yapılması yetkisini içerir.  Vekil özgür olarak yetkili kılınmamışsa dava açamaz. Sulh olamaz hakeme başvuramaz İflas, iflasın ertelenmesi ve iflas anlaşması talep edemez kambiyo tarihinde bulunamaz bağışlama yapamaz kefil olamaz taşınmaz devredemez ve bir hak ile sınırlandırılamaz. Kanun içerisinde vekilin borçları yer almaktadır. Vekilin talimatı uygun ifa, Şahsen ifa sadakat ve özen gösterme hesap verme edinilen hakların vekâlet verene geçişi gibi borçlarından bahsedilebilir. Öncelikle vekil talimata uygun ifade bulunmalıdır. Vekil vekâlet verenin açık talimatını uyuma yükümlülüğü altındadır. Ancak vekâlet verenden izin alma imkânı bulunmadı zaman durumu bilseydi onunda izin vereceği açık olan hallerde talimattan ayrılması mümkündür. Bunun dışındaki durumların söz konusu olmasında vekil talimattan ayrılır ise bundan doğan zararı karşılamadıkça işi görmüş olsa bile vekâlet borcunu ifa etmiş olmaz. Vekilin şahsen ifa sadakat ve özen gösterme yükümlülükleri söz konusudur. Vekil vekâlet borcunu kendisi ifa etme yükümlülüğü altındadır. Ancak vekile yetki verildiği durumlarda veya zorunlu olduğu ya da teamülün mümkün kıldığı hallerde vekil işi başkasına yaptırabilir. Vekil üstlenmiş olduğu iş ve hizmetleri vekâlet verenin haklı çıkarlarını gözeterek sadakat ve özenle yürütme yükümlülüğü altındadır. Vekilinin özel borcundan doğan sorumluluğunun belirlenmesi durumunda benzer alanda iş ve hizmetleri üstlenen basiretli bir vekilin göstermesi gereken davranış esastır. Eğer vekil işini üçüncü kişiye gördürdüğü durumlar söz konusu olursa bazı hallerle karşılaşılır. Vekil yetkisi dışına çıkarak işi başkasına görürse onun fiilinden kendisi yapmış gibi sorumlu olur. Vekil bir başkasına vekâlet vermeye yetkili ise sadece seçmede ve talimat verme de gerekli özeni göstermekle yükümlüdür. Vekâlet veren kişi her iki durumda da vekilin kendi yerine koyduğu kişiye karşı sahip olduğu hakları doğrudan doğruya o kişiye karşı ileri sürme hakkına sahiptir. Vekilim borçlar arasında hesap verme de yer alır.  Vekil vekâlet veren kişinin istemi üzerine yürüttüğü işin hesabını vermekle yükümlüdür. Bununla birlikte vekâletle ilişkili olarak aldıklarına vekâlet verene verme yükümlülüğü altındadır. Vekil vekâlet veren kişinin tesliminde geciktiği paranın faizini ödeme yükümlülüğü altındadır. Edinilmiş olan hakların vekâlet veren kişiye geçişi de vekilin borçları arasında sayılır. Vekilin kendi adına ve vekâlet veren hesabına görmüş olduğu işlerden ortaya çıkan üçüncü kişilerdeki alacağı vekâlet veren kişinin vekile karşı bütün borçlarını ifa ettiği anda kendiliğinden vekâlet verene geçer. Eğer vekilin iflası durumu söz konusu olursa Vekâlet veren kişi bu alacağın kendisine geçmiş olduğunu iflas masasına karşı da ileri sürme hakkına sahiptir. Vekâlet veren kişi vekilin kendi adına vekâlet veren adına edilmiş olduğu taşınır eşyanın iflas masasından ayrılarak kendisine verilmesi talebinde bulunabilir. Vekilin sahip olduğu hapis hakkından iflas masası da yararlanır. Yukarıda verilen bilgiler vekilin borçları ile ilgiliydi. Vekilim borçları talimatı uygun ifa şahsın ifa sadakat ve özen gösterme Hesap verme ve edinilen hakların vekâlet verene geçişi hükümleri kapsamındadır. Bununla birlikte vekâlet veren kişinin de borçları kanun hükümleri içerisinde yer almaktadır. Vekâlet veren kişi vekâletin gereği gibi ifa edilmesi için vekilin yapmış olduğu giderleri ve vekilin vermiş olduğu masrafı faizi ile birlikte ödemek ve yüklenmiş olduğu borçlardan onu kurtarmak yükümlülüğü altındadır. Vekil kişi vekâletin ifası sebebiyle uğramış olduğu zararın karşılanması hususunda vekâlet veren kişiye başvurabilir. Yani vekil uğramış olduğu zarar sebebiyle bu zararın giderilmesi ne vekâlet veren kişiden isteme hakkına sahiptir. Ancak vekâlet veren kusuru bulunmadığını dair delile sahipse Bu sorumluluktan kurtulur. Vekâlet verenin borçlarının olmasının yanı sıra birlikte vekâlet verenlerin ve birlikte vekillerin sorumluluğu ile ilgili olan hükümler mevcudiyetinden bahsetmek de mümkündür. Eğer bir kişiyi birlikte vekâlet veren kişilerin varlığı söz konusuysa bu kişiler vekili karşı müteselsil olarak sorumlu olurlar. Vekâleti birlikte üstlenmiş olan kişiler vekâletin ifa edilmesinden müteselsil olmak şartıyla sorumludurlar. Bununla birlikte bu kişilerin yetkilerini başkalarına devretme hakkı bulunmadıkça vekâlet vereni sadece birlikte yapmış oldukları fiil ve işlem sebebiyle borç altına sokmaları mümkündür. 

Vekâlet sözleşmesini sona erdiren durumlar kanun hükümleri içerisinde yer almaktadır. Vekâlet sözleşmesinin sona ermesine neden olan bazı sebepler vardır. Bu sebepleri ikiye ayırarak bahsetmek mümkündür. Vekâlet sözleşmesi tek taraflı sona erdirme sebebi ve ölüm ehliyetin kaydedilmesi ve iflas sebebiyle sona erebilir. İlk olarak tek taraflı sona erdirme durumundan bahsedebiliriz. Vekâlet veren kişi ve vekil istedikleri zaman sözleşmeyi tek taraflı olarak sona erdirme hakkına sahiptirler. Fakat eğer uygun bir zaman bulunmuyorsa sözleşmeyi sona erdirmiş olan taraf diğerinin bundan dolayı meydana gelen zararlarını giderme yükümlülüğü altındadır. Öyle ki vekâlet sözleşmesine uygun olmayan bir zamanda sona erdirmiş olan tarafın sorumluluğu söz konusu olur. Yani vekâlet veren ve vekil aralarında yapmış olduğu sözleşmeyi birbirini zarara uğratmayan bir zaman içerisinde sona erdirmeleri gerekir. Eğer bunu dikkate almazlarsa birbirlerinin zararlarını giderme sorumluluğunu üstlenirler. Vekâlet sözleşmesi ölüm, ehliyetin kaybedilmesi ve iflas ile sona erebilir. Sözleşme içerisinde yer alan düğünlerden ya da mevcut işin niteliğinden aksi bir durum anlaşılmadığı sürece sözleşme vekilin ya da vekâlet veren kişinin ölümü ehliyetini kaybetmesi veyahut iflas ile kendiliğinden sona erebilir. Bu durum taraf olan kişilerden birinin tüzel kişi olması halinde ve bu tüzel kişinin sona ermesinde uygulanır. Eğer vekâleten şunu vermiş olması vekâlet veren kişinin menfaatlerini tehlikeye düşürüyor ise vekâlet veren kişi ya da bu kişinin mirasçısı veya temsilcisi olan kişi işleri kendi başına görmesi mümkün olacak hale gelene kadar vekil ya da mirasçısı veyahut temsilcisi olan kişi vekâleti ifa etmeye devam etme yükümlülüğü altındadır. Vekil olan kişinin sözleşmenin sona ermiş olduğu zamanı öğrenmeden önce yapmış olduğu işlerden vekâlet veren veyahut mirasçı olan kişiler sözleşme devam ediyormuş gibi sorumlu olurlar.

Öyle ki hasta ile hekim arasında kurulmuş olan sözleşmeye vekâlet sözleşmesidir. Bu sebepten dolayı tedavi sonucunda hekim ile hasta arasındaki ilişkiden kaynaklı bir zarar meydana gelirse hastanın açacağı dava içerisinde dayandığı hükümler sözleşmeye aykırılık hükümleri olur. Hasta olan kişinin bir hekime başvurmak ile birlikte bir hastaneye veya bir sağlık kuruluşuna başvurma hakkı da vardır. Eğer hastalar bir sağlık kuruluşuna başvurdukları zaman daha önceden seçmiş oldukları bir hekim bulunmuyorsa hastane tarafından görevlendirilmiş bir hekime muayene ve tedavi olabilirler. Böyle bir durumda ortaya çıkacak ilişki hastalığı ile hekim arasında olmaz. Yani bu durumda mevcut olan ilişki hastane ile hasta arasında kurulmuştur.

Hastane ile ilgili olarak iki farklı durumdan bahsetmek mümkündür. Öyle ki hastaneler özel hastaneler ve devlet hastaneleri olarak hizmet vermektedirler. Hastanın Özel hastane de aldığı hizmet ile Devlet hastanesinde aldığı hizmet arasında kurulan ilişki bakımından bazı farklılıkların olduğunu söylemek mümkündür. Bu durumda özel hastaneler ve devlet hastaneleri arasında kurulan ilişki bakımından farklı durumun mevcut olduğunu söyleyerek bunlardan bahsetmek mümkündür.

Hastanın başvurmuş olduğu Hastane eğer bir Özel hastaneyse hasta olan kişinin tedavi amacı ile başvurması ile hasta ile özel hastane arasında bir ilişkinin kurulmuş olduğunu söylemek mümkün olur. Burada ortaya çıkacak ilişkinin sözleşmese niteliğinin hasta kabul sözleşmesi olarak adlandırılması mümkündür. Hasta ile hekim arasında kurulmuş ilişkide hekim hastane içerisinde çalıştığı için kendi adına değil hastane adına tedavi üstlenmiş sayılır. Bu yüzden hekim 6098 sayılı Türk Borçlar kanunun ilgili hükümlerinde yaralan yardımcı kişi olarak adlandırılır.  Yardımcı kişi olarak yer almasında dikkat edilmesi gereken nokta hekimin sorumluluğunun ne olacağı ile ilgilidir. Öyle ki 6098 sayılı Türk Borçlar kanunun yardımcı kişilerin fiillerinden sorumluluk başlığı altındaki hükümlerine göre hekim sorumlu olur. Bu hükümlerden bahsetmek mümkündür. Yardımcı kişilerin fiillerinden sorumluluk ile ilgili durumlara göre Borçlu olan kişi borcunun ifasını ya da bir borç ilişkisinden meydana gelen hakkının kullanılmasını birlikte yaşamış olduğu kişiler veya kendi yanında çalışanlar gibi yardımcı olan kişilere kanuna uygun bir şekilde bırakmış olsa dahi bu kişilerin İşlerini yaptıkları sırada diğer tarafa vermiş oldukları zararları giderme yükümlülüğü altındadırlar. Daha önceden yapılmış olan bir anlaşma ile yardımcı kişilerin fiillerinden ortaya çıkan sorumluluğun kısmen ya da tamamen kaldırılması mümkündür. Eğer uzmanlığı gerektiren bir hizmetin sanatın ya da mesleğin sadece kanun ya da yetkili makamlar tarafından verilen izin İle yürütülebilmesi söz konusuysa borçlu olan kişinin yardımcı kişilerin fiillerinden sorumlu olmayacağına dair yapılacak anlaşma kesin olarak hükümsüzlük niteliği taşır.

Hastanın başvurmuş olduğu hastane eğer bir devlet hastanesi niteliği taşıyor ise hasta ile hastane arasında bir sözleşme ilişkisinin kurulmuş olduğundan bahsetmek mümkün olmaz. Yani özel hastanede olduğu gibi hasta olan kişinin hastaneye başvurması ile hasta ile hastane arasında bir ilişkinin kurulduğundan bahsetmek mümkün değildir. Öyle ki devlet hastanesi içerisinde yer alan hekim bir kamu görevlisi olarak tedavi üstlenmiş olur. Bununla birlikte hekimin hastayla arasında da doğrudan bir ilişki olduğunu söylemek mümkün olmaz. Devlet hastanesi İçerisinde hasta tedaviden dolayı bir zarar görürse doğrudan hekimi ya da ilgili sağlık versin önüne dava etmesi mümkün olmaz. Böyle bir durumu mevcudiyeti halinde hasta olan kişinin devlet hastanesinin bulunmuş olduğu devlet kurumuna karşı dava açması mümkün olur. Devlet hastanelerinin sağlamış olduğu hizmetlerden dolayı bir zarar meydana gelirse bu durum hizmet kusuru olarak adlandırılır. Yani hekimin veya sağlık personelinin hasta üzerinde meydana getirmiş olduğu zarar kendilerine şahsen açılan bir dava ile karşılanması mümkün olmayıp devlet hastanesinin sağlamış olduğu hizmetin kusurlu olması durumu mevcut olduğundan hastanenin bağlı olduğu devlet kurumuna açılacak dava ile karşılanır.

Doktor hatası tazminat davası avukatı için bizimle iletişime geçebilirsiniz.

Yukarda hastanın devlet Hastanesine ya da bir özel hastaneye başvurması durumunda aralarındaki ilişkinin ne olacağı ile ilgili bilgilere yer verdik. Hasta bir özel hastaneye tedavi olmak amacıyla başvurduğunda kendisi üzerinde meydana gelen zararlardan dolayı doğrudan özel hastane sorumluluğunun mevcut olduğunu ileri sürerek Özel hastane aleyhine dava açmasının mümkün olacağını söyledik. Özel hastane içerisinde hizmet veren hekimin kusurundan dolayı Hastanın hekime karşı doğrudan dava açabilmesinin mümkün olmadığını hekimin görev yaptığı hastane aleyhine dava açabileceğimizi belirttik. Hekim özel hastane içerisinde yardımcı kışı konumunda tedaviyi üsteniyor olduğunu da ekledik. Hastanın bir devlet Hastanesi’ne başvurması durumunda ise hasta Üzerinde meydana gelecek zararlardan hastayı tedavi eden hekime karşı dava açılamayacağını söyledik. Burada devlet hastanesi içerisinde yer alan hekimin kusuru sebebiyle doğrudan hekimi değil Devlet Hastanesi’nin bağlı bulunmuş olduğu devlet kurumuna karşı dava açılmasının mümkün olacağını belirttik. Hastaların tedavi görmek için devlet Hastanesine ve özel hastaneye başvurmalarının yanı sıra bir diğer seçenekleri ise bağımsız çalışan hekime başvurmalarıdır. Hastalar bağımsız çalışan hekime de başvurabilirler. Eğer hastalar tedavi görmek için doğrudan bir hekime başvururlarsa bağımsız çalışan hekim ile hasta arasındaki ilişkinin niteliği vekâlet sözleşmesi olur. Hekim ile hasta arasındaki İlişki bir iş görme sözleşmesinin niteliği taşıdığı için hekim ile hasta arasındaki uyuşmazlıklar için Vekâlet sözleşmesine dayanılır.

Malpraktis ile İlgili Hükümler Nelerdir?

Malpraktis hekimin tedavi esnasında standart uygulamayı yapmaması ve hekimin bilgi ve beceri eksikliği ya da hastaya verememiş olduğu tedavi sonucunda oluşan zarar olarak tanımlanır. Bu durum özen eksikliği ile tıbbi uygulama da meydana gelen hatalar sonucunda oluşan bununla birlikte görevin kötüye kullanılmasını da ifade eden bir durumdur. Hasta ile hekim ilişkisi içerisinde hekimin yapması gereken görevi gereği gibi yapmaması sonucunda ortaya çıkan bir görünümü oluşturur.

Malpraktise Neden Olan Eylemler Nelerdir?

Malpraktisin bir tıbbi hata olduğunu söylemek mümkündür. Bu tıbbi hatanın oluşmasına sebep olacak eylemler söz konusudur. Bu eylemlerden bazıları teşhis hatası, tedavi ve tedavi sonrası sorumlulukların ihlali, sağlık kurumunun ve tedavi hizmetinin sorumlu olduğu hatalar, hekimin tedaviden kaçınması ya da tedavi geciktirmesi sonucu ortaya çıkan hatalar olarak bahsedilebilir.

Teşhis hasta olan kişinin muayenesi ve hasta üzerinde yapılmış olan tetkikler sonucunda hastalığın tanınması ve bulguların araştırılması işlemine karşılık gelir. Tıp hukuku içerisinde kesinlik taşıyan bir teşhisin yer almadığını söylemek mümkündür. Öyle ki teşhis hekimin hastalığın ne olduğunu tanımlamasına yönelik bir değerlendirme olarak ortaya çıkar. Hekimin yapmış olduğu teşhis de başarılı olması gerekir. Bunun için kendisinin uzmanlık alanını ve hastalığın gerektirmiş olduğu durumları dikkate alarak bu şekilde davranmalıdır. Burada dikkat edilmesi gereken önemli nokta hekimlerin tanı koymaları durumudur. Tanı koyma doktorun sahip olduğu bilgilerinin ve becerilerinin meydana getirdiği ve sağlık hizmetinin sağlanması için Önem teşkil eden ilk basamaktır. Tanı süreci boyunca hasta olan kişinin tedavi planlarının değiştirilmesi söz konusu olabilir. Bununla birlikte tanı tıbbi bakım sürecini olumlu ya da olumsuz olarak etkileyebilir. Tanı hataları daha sonradan yapılmış olan tetkikler ile ya da yeni ortaya çıkmış olan bulgular ile saptanmış olan kaçırılmış doğru olmayan ya da gecikmiş bir tanının mevcudiyeti durumudur. Tanı hataları birçok önemli sonuca sebep olabilir. Öyle ki tanı hatası sebebiyle yanlış veya gecikmiş bir tanının ve istenmeyen olayların ortaya çıkması söz konusudur. Hekimler tarafından konulmuş olan yanlış bir tanının hastaya zarar vermemiş olması mümkün olabilir. Bu ihtimalin mevcut olması ile birlikte gecikmiş ya da kaçırılmış olan tanının hastaya zarar vermesi de mümkündür. Tanı hatalarının önüne geçilmiş olması sağlık sisteminin daha güvenilir bir hale gelmesine ve hastaların daha güvenli bir şekilde sağlıklarına kavuşması konusunda önem teşkil eder. Tanı koymak bir doktorun bilgilerini ve becerilerini meydana getirir. Öyle ki doktorlar sahip olduğu bilgi ve beceriler ile tanı koyma yeteneğine sahiptirler. Doktorların tanı koyması durumu güvenli ve etkin bir sağlık hizmetinin olup olmayacağını belirleyen bir durumdur. Konulmuş olan bu tanı ile hastanın tedavi planının değişmesi söz konusu olur. Tanı hatalarına örnek olarak bazı durumlar verilebilir. Kadın doğum uzmanının yiğit gebelik yeşille ilgili olarak bir tespitte bulunduğu zamanda bilgileri eksiksiz olarak saptamadığı için doğum zamanında hata yapmış olması tanı hatasına bir örnek oluşturur. Trafik kazası geçirmiş olan bir kişinin götürülmüş olduğu hastanenin acil servisinde yer alan doktor tarafından muayene edildikten sonra hastanın hayati bir tehlikesinin bulunmadığının belirtilmesi ile hastaneden çıkışının yapılması ve o gün hastanın ölmüş olması durumunda gerekli incelemeler yapıldıktan sonra eğer hastanın çıkışının yapılmasını engel nitelikte bir durumunun mevcudiyeti söz konusu olmuşsa doktorun hatasının olduğundan bahsetmek mümkündür. Bununla birlikte Hekimin yapmış olduğu teşhiste hatanın mevcut olması onun cezai sorumluluğun ortaya çıkarır.

Tıbbi hatanın oluşmasına sebep olacak eylemlerden bir diğeri tedavi ve tedavi sonrasındaki yükümlülüklerin ihmalidir. Tıp doktoru öncelikle hastasının hastalığı ile ilgili teşhisi bulunması gerekir. Devam eden süreçte teşhis ile birlikte tedavi süreci başlar. Tedavi süreci içerisinde hekim tarafından yapılacak olan hataların mevcudiyeti söz konusu olduğunda malpraktis durumu ortaya çıkar. Eğer malpraktisin varlığı söz konusuysa hekimin hukuki ve cezai sorumluluğunun meydana geldiğinden bahsetmek mümkündür. Tedavi süreci içerisinde doktordan beklenmiş olan tedavi tıp biliminin sahip olduğu verilere uygun olacak şekilde yapılmalıdır. Bazı durumlarda tıp doktoru tarafından yapılmış olan teşhis doğru olmasına rağmen hekimin uygulamış olduğu tedavi mevcut olan tıbbi bilgilere göre uygunsuz veyahut yetersiz nitelikte olabilir. Yani doktorun yapmış olduğu teşhisin doğru olması ancak uygulanan tedavinin uygunsuz olması durumu da söz konusu olabilir. Bazı durumlarda uygulanmış olan tedavi metodu tamamen yanlış niteliktedir. Tıp bilimi her zaman kendini geliştiren bir özelliğe sahiptir. Tıp biliminin kendini geliştiren bir özelliğe sahip olması nedeniyle doktordan hastalarının yeni metotlar kullanması ile tedavi etmesi beklenir. Öyle ki tıp bilimi içerisindeki gelişmeleri izlemek tıp doktorunun yükümlülükleri arasındadır. Tıp doktoru tıp bölümündeki gelişmeleri takip etmenin yanı sıra yeni tedavi metotlarını yapmayı planladığı tedavi yöntemleri içerisinde kullanması gerekir. Öyle ki tıp doktorunun tedavi yöntemleri içerisinde yeni tedavi metotlarını kullanacak olması onun yükümlülükleri arasında yer alır. Tıp doktorunun bilimsel ve mesleki sınırlar dışına çıkmamak şartıyla tedavi metotlarından özgür iradesiyle seçmiş olduklarını hastaya uygulamış olmasının kusur olarak değerlendirildiği söylenemez. Tedavi hatasına örnek olarak Yargıtay kararı içerisinde yer alan hekimin uzmanlık alanında olmayan cihazı kullanarak tedavi yapması durumundan bahsedebiliriz. Bu dava içerisinde doktor olan davanın yapmış olduğu yanlış tedavi sonucunda hastanın yüzünde sabit eser ve yara bırakılmıştır. Dava içerisinde davalı olan kişi çene cerrahıdır. Davalı çene cerrahı olarak çalışmış olduğu hastane içerisinde ameliyat etmiş olduğu hastanın çenesine röntgen ışınladı uygularken egzama yarasına benzeyen bazı aşırı cilt ve adele bozuklukları meydana getirmiştir. Doktorum bu kötü uygulama sonucunda hasta olan kadının yüzünde sabit ve ağır izler kalmıştır. Hasta olan kadın Danıştay’a başvurmuş ve sonucunda belirli bir miktar tazminat idare tarafından kendisine ödenmiştir. Dava içerisinde idarenin uğramış olduğu zarar rücu ile ilgilidir. Davalı olan kişi çene cerrahı uzman olan bir doktordur. Doktorun meydana getirmiş olduğu kötü durum uzmanlığı dışında fakat iddia ile ilgili olarak yetkili olduğu cihazın kötü kullanılmasından meydana gelmiştir. Bazı durumlarda özellikle hekimlik mesleği içerisinde sağlık şurası son ve kesin düşünceyi bildirme yükümlü uzman olmasına rağmen yüksek Kurulu’nun vermiş olduğu rapor olaya ve doğurmuş olduğu Sonuçlara uygun düşmemektedir. Rapor içerisinde hastanın bünyesindeki sebeplerden kişisel istidadından ışınlara karşı aşırı duyarlığından ileri gelmiş olduğu belirtilmektedir. Ancak uzman olan hekimin hastanın bünyesinin kişisel durumunun ışınlara karşı aşırı duyarlı sahip olup olmadığının daha önceden göz önünde bulundurularak tedaviye bu etkileri doğuracağı sonuçları bertaraf edecek şekilde yapması gerekir. Sağlık şurasının bir uzmanın hastanın bünyesini kişisel durumunu ışınlara karşı duyarlılığını doktorun hiçbir inceleme yapmadan doğruca etkinin sonuçlarından doktorun sorumlu tutulamayacağını benimsemiş olması mümkün değildir. Uzman doktor bütün tehlikeyi bertaraf edecek şekilde çalışma zorunluluğu altındadır. Öyle ki doktor bütün tehlikeyi bertaraf edecek biçimde çalışmazsa ya da bu şekilde çalışıp da böyle bir sonuç doğurursa bundan sorumlu olur. Bu yüzden şuranın raporu bilimsel olmaktan uzaktır. Hekim meslek bilgisinin gerektirmiş olduğu bütün gerekleri yerine getirdiğini ispat etme zorunluluğu altındadır. Bununla birlikte hekim kendi uzmanlığı dışında başka bir uzmanlık alanında çalışmıştır. Bu sebepten olay içerisinde açık ve belirli bir kişisel kusurun mevcudiyeti söz konusudur. Danıştay tarafından verilmiş olan tazminat miktarının da çok uygun olduğu ve alım ne olduğu görülmektedir. Bu yüzden de hekime yapılmış olan manevi tazminat için rücu kararı da onanmıştır.

Hekim tarafından yapılmış olan tedavi hatalarını Örnek olarak vücut içerisinde ameliyat esnasında 2 metre uzunluğunda gazlı bez unutulması durumundan bahsedebiliriz. Bu durum Yargıtay kararlarında yer alan bir davada bulunmaktadır. Davada davacı olarak yer alan kişi davalı olan hastane ile böbrek ameliyatı olmak amacıyla anlaşmıştır. Bu anlaşma sonucunda bu hastanede yatmıştır. Davalı olan doktor davacı olan hastanın operasyonu tamamlanmıştır. Ancak doktor yapmış olduğu operasyondan yıllar geçmesine rağmen davacı olan hastanın uzun yıllar boyunca ağrıları kesilmemiştir. Bu yüzden bir hastanede tıbbi zorunluluk sebebiyle ikinci kez ameliyat olmuştur. Bu ameliyat sırasında davacı olan hastanın ilk ameliyat işlemi içerisinde vücudunda 2 metre uzunluğunda gazlı tampon unutulduğu ortaya çıkmıştır. Bu gazlı bezin alınması gerekti tespit edilmiştir. Bu durumdan sonra hasta ulan davacı sağlığına kavuşmuştur. Hasta olan davacı yaşamış oldu bu olay sebebiyle maddi ve manevi gideriminin giderilmesi talebinde bulunmuştur. Burada davalı olan doktor zamanaşımı definin söz konusu olduğundan ve kasıt ve ihmalin yer almadığından bahsederek savunmada bulunmuştur. Hasta olan davacının dava açmış olduğu hastane vekili olan doktorun yani ameliyatı yapmış olan doktorun hastanenin içerisinde yer alan görevli doktor olmadığı ileri sürülmüştür. Bununla birlikte davalı olan hastane adam kullanan sıfatı ile doktoru çalıştırmadıklarını ileri sürerek husumet yönünden davanın reddedilmesi talebinde bulunmuştur. Devamında mahkeme doktorun ameliyat sırasında bir kusurunun olup olmadığına dair Yüksek sağlık şurasının görüşünü göz önünde bulundurmuştur. Hastane ile ilgili olarak Borçlar kanunun 55. maddesi içerisinde yer alan koşulların oluşmadığını kabul ederek her iki davalıya yönelik davayı reddetmiştir. Burada 6098 sayılı Türk Borçlar kanunu içerisinde yer alan 55. maddeden bahsedilmemektedir. Bu olay eski bir karar içerisinde yer aldığı için 6098 sayılı Türk Borçlar kanunundan önceki 818 sayılı Türk Borçlar kanunu içerisinde yer alan 55. maddeden bahsedilmiştir. 818 sayılı eski Türk Borçlar kanunu içerisindeki 55. madde istihdam edenlerin mesuliyeti ile ilgilidir. Bu maddeye göre başkalarını istihdam etmiş olan kimse istihdam etmiş olduğu kişilerin ve amelisinin hizmetlerini ifade etmiş oldukları sırada yapmış oldukları zarardan sorumlu olurlar. Öyle ki böyle bir zararın meydana gelmemesini sağlamak için durumun özelliklerine göre icap etmiş olan bütün dikkat ve özeni göstermiş olduklarını veya zararın ortaya çıkmaması için dikkat ve özende bulunmuş olmalarına rağmen zararın ortaya çıkmalarını engel olmayacakların ispat ettikleri durumda sorumlu olmazlar. İstihdam etmiş olan kimsenin zararı sebep olan kişiye karşı rica hakkının var olduğu da eski Türk Borçlar kanunu içerisindeki 55. madde hükümlerinde yer almaktadır. Mahkeme 55. madde içerisinde yer alan koşulların oluşmadığını kabul ederek harekete havale yönelik olan davayı da reddetmiştir. Bu karar eski kanun hükümleri göz önünde bulundurularak eski bir tarihte verilmiştir. Yüksek sağlık şurası 1975 yılındaki kararı ile ameliyat esnasında vücut içerisinde gazlı bezin unutulması durumunun nadir bir zamanda olsa bile mümkün onay nerede olacağını söylemiştir. Bununla birlikte bu durumun büyük ameliyatlar içerisinde görülebilen hallerden olduğunu bu yüzden ilk ameliyatı yapmış olan doktorun gazlı bezi bırakmasından dolayı kendisine hata yüklenemeyeceği söylemiştir. Yüksek sağlık şu numarasını vermiş olduğu bu karara mahkeme benimsemiş ve kararı reddetmiştir. Bu olayda hekimin tıp kuralları gereklerine uygun Hareket edip etmediği ile ilgili olarak bir tespitin yapılmasını ortaya çıkarmaktadır. Öyle ki kusuru sorumluluğunun sübjektif bir şart olduğu söylenebilir. 818 sayılı eski Türk Borçlar kanunu kusuru kast ve ihmal olarak iki şekilde ayırmıştır. İhmal içerisinde bir kişi hukuka aykırı bir sonucun ortaya çıkmasını istememektedir. Ancak böyle bir hukuka aykırı sonucun ortaya çıkmaması için gerekli özeni göstermemesi ya da tedbiri almaması sebebiyle böyle bir sonuç ortaya çıkmıştır. Kişinin ihmali içerisinde hafife ağır olmak şartıyla iki derece vardır. Normal ve özenli her insanın aynı durum ve aynı koşullar içerisinde kolaylıkla bulması mümkün olan Özen ve tedbirin varlığı ve özen görevinin yerine getirilmemesi halinde ihmalin ağır olduğundan bahsedilebilir. Böyle bir ayrılığın mevcut olması yüklenecek olan tazminatın kapsamı ve türünün belirlenmesi için önem teşkil eder. Öyle ki doktorun meslek alanı içerisindeki yapmış olduğum kusurları hafif ve ağır olması fark etmeksizin sorumluluğunun unsuru içerisinde yer almaktadır. Tıp doktorları hastalarının zarar görmemesi amacıyla sadece mesleki değil genel hayat tecrübelerini de göz önünde bulundurarak kendilerini yüklenebilecek dikkat ve özeni gösterme yükümlülüğü altındadırlar. Tıp doktorunun davranışları içerisinde küsur kendisinden beklenirmiş olan gerekli özen ve sadakat borcunu eksik ya da hiçbir şekilde yerine getirmemesi halinde meydana gelir. Doktorun kusurunun belirlenmesinde objektif ölçü esas alınır. Dava içerisinde yer alan davalı operatör doktor davacı olan hastanın vücudu içerisinde ameliyat sırasında 2 metre uzunluğunda gazlı bezi unutmuştur. Bu durumda doktorun şahsen sorumlu olması gereklidir ve bu ağır bir ihmali oluşturur. Tıp biliminde unutmanın hoş görülmesi ve bunu hoşgörüyle karşılanması mümkün değildir ve bu bir kusuru davranış oluşturur. Bu sebeple mevcut olayın bir uzman önünde incelenmesine gerek yoktur. Operatör olan doktorun ameliyat esnasında mesleki değil meslek dışındaki özeninde bile böyle bir olay içerisinde bulunmaması gerekir. Yani doktorun bu ihmali kendi mesleğinde değil meslek dışındaki olay için de ağır bir ihmaldir. Öyle ki bu duruma rağmen yüksek sağlık şurasının davadaki onay ile ilgili olarak en normal dikkat ve özen sorumluluğu göz önünde bulundurmadan gazlı bezin ameliyat içerisinde unutulmasının nadir bile olsa mümkün olacağına dair görüşü yetersizdir. Sağlık şurasının bu görüşü mahkemeye bağlamayacaktır. Bu durumda gazlı bezin doktor tarafından vücut içerisinde unutulması olayı çekişmesiz olduğuna göre açık olgular Karşısında doktorun objektif ve ağır kusurunun varlığının kabul edilmesi gerekir. Bununla birlikte doktorun kusurlu olup olmadığına dair durumun bilirkişiye incelettirilmesine gerek yoktur. Dosya içerisinde yer alan kanıtlara göre davacı olan hastanın davalı olan hastaneye ameliyat olmak için gittiği ameliyatın yürütülmesi için davalı olan doktorun hastaneye çağrılmış oldu bu operasyonun birlikte yürütülmüş olduğu söz konusudur. Bu halde davalı olan hastanenin sorumlu olması kusursuz sorumluluktur. Bu kusursuz sorumluluk 818 sayılı eski Türk Borçlar kanunun 55. maddesi ile ilgilidir. Bununla birlikte 6098 sayılı yeni Türk Borçlar kanununun 66. maddesi içerisinde de eski kanunla karşılık gelen hükümler yer almaktadır. Burada bahsedilenler eski bir kararda yer aldığı için eski kanun hükümlerinden bahsedilmektedir. Davacı olan hasta davalı hastanede yatmak ile diğer davalı doktor ile olan ilişkisi değişmiş olur. Öyle ki doktor artık hasta olan kişiyle hastanenin çalışanı olarak ilgilenir. Böyle bir durumda doktor ile olan hukuki ilişki hastane ile olan hukuki ilişkiye dönüşmüş olur. Sonuç olarak hastane doktorun gerekli olan özeni göstermemiş olmasından ve ihmalde bulunmasından dolayı davacı olan hastaya karşı sorumludur. Bunun sebebi davalının hastane üretilmiş olan borcun kendi hastanesi içerisinde tıbbın gerektirmiş olduğu tüm işlemleri, tıbbi kuralları doğruluk içerisinde yapmasının gerekli olduğunda dolayıdır.

Malpraktis doktor hatası tazminat davası için bizi arayarak detaylı bilgi alabilirsiniz.

Bu kararda doktoru istihdam eden hastane hastanın uğramış olduğu zarardan dolayı kusurlu bulunmuştur. Ve bu karar 818 sayılı eski Türk Borçlar kanunu dayanılarak incelenmiştir.

Tıp doktorunun tedavi ve tedavi sonrasındaki yükümlülüklerini ihlal ile ilgili olarak örneklerden ve bu örneklerle ilgili kararlardan bahsettik. Malpraktise neden olan eylemlerden bir diğeri ise sağlık kurumunun ve tedavi hizmetinin organizasyonu ile ilgili olan hatalardır. Sağlık kuruluşları içerisinde hangi tıbbi donanıma Yer verilmesi gerektiği ya da hangi personellerin bulunması gerektiği ile ilgili olarak kanlı kömürü vardır. Sağlık kurumları ile ilgili olarak hükümlerin yer aldığı kanunlardan biri de 2219 sayılı hususi hastaneler kanunudur. 2219 sayılı bu kanun içerisinde hususi hastaneler ile ilgili olarak yapılan düzenlemelere yer verilmiştir. Öncelikle hususi hastanelerin hangi şartlarda açılmasının mümkün olacağı ile ilgili hükümlerden bahsetmek mümkündür. Hususi hastaneler içerisinde devletin resmi olan hastanelerinden ve hususi idareler ile belediye hastanelerinden farklı olarak yatırılmış olan hastalar yer alır. Bu hastaların tedavi edilmesi ya da yeni bir hastalık geçirmiş olan kişilerin yeniden eski gücüne konuşmalarına kadar sıhhi koşullar içerisinde beslenmesi ile birlikte doğum yardımlarının sağlanması amacıyla açılmış olan ve açılacak olan sağlık yurtları hususi hastanelerdir. Bu hastanelerin açılma kullanılma ve kapanma şartları vardır. Bu şartlarda 2219 sayılı hususi hastane kanunu içerisinde yer alır. Kendi mevzuatlar içerisinde yer alan hükümlere göre hususi şirketler ve müteahhit olan kişiler ve bununla birlikte fabrikalar ve ticaret ziraat sanat ve nefiye işler içerisinde çok işçi çalıştırıyor olan kişiler bununla birlikte amele birlikleri ve bunun gibi diğer şahıslar ile teşekkürler tarafından kendilerinde olan işçilerinin ve kendiişlerinde kullanmış oldukları adamlarının hastalıklarını Tedavi etmek amacıyla ve bu çalışanlarının sağlıklarını korumak amacıyla açılacak olan hastane revir ile diğer sağlık yurtları hususi hastaneler kanunu hükümlerine bağlı değildir. Bu tür yerlerin açılması ve kapanması ile ilgili olan koşullar kendi kanun hükümlerine göre yapılır. Bu yerlerin açılmalarında bağlı oldukları teşekküller beyanname ile sıhhat ve içtima muavenet vekâletine bildirimde bulunurlar. Öyle ki hususu hastanelerin açılması için sıhhat ve içtimai muavenet vekâletinin müsaadelisi gerekir. Müsaadenin verilmiş olması için şahıslara ait olan hastanelerin mesul müdürleri ile diğer hastanelerin bağlı bulundukları teşekküllerinin salahiyetleri Valiliğe istida vermelidir. İstida içerisinde açılmak istenilen hastanenin yeri hastane yapılarının özellikleri hangi hastaları kabul edecekleri ne kadar paralı hasta tedavi edeceğini ne kadar parasız hasta tedavi edici hastane içerisine konulacak yatak miktarı hastane işlerinden sorumlu olan mesul müdürün ismi hastanenin kurulmasını sağlanması ve çalıştırılması için gerekli olan karşılık paranın ne miktarda olduğu açıkça yazılması gerekir. Bununla birlikte sayacağımız Vesikalar da bu istidaya bağlanmış olur. Bu Vesikalardan biri hastane için yapılacak olan müştemilat ve binanın durumu, dört yanı, mevki su yollarının lağımlarının düzenlerini gösterecek iki tane haritayı gösteren vesikadır. Bir diğer vesika hastane içerisinde yapılacak müştemilat ve binanın iç kısımlarına ve tesisatına yer verecek her kat için ayrı olan iki tane planı gösterir. Diğer Vesika da hastane içerisinde yapılacak olan tüm tertipleri ve teçhizleri gösterecek etraflı iki rapora yer verir. Bununla birlikte açılmak istenen hastanenin kurulması ve çalıştırılması amacıyla lazım olan sermayenin varlığını ve bu sermayenin ne miktarda olduğunu gösteren vesika da bahsettiğimiz Vesikalar içerisinde yer alır. Öyle ki bunlar 2219 sayılı hususi hastaneler kanun içerisinde yer verilmiş olan hastanenin kuruluşu ile ilgili olan hükümlerdir. Bununla birlikte hastanenin türü bu hastanenin büyüklük derecesine göre hangi boyutlarda sağlık hizmetini verilmesi gerektiği yine bu hükümlerde yer bulunmaktadır. Hastane içerisinde gerçekleşen tıbbi müdahaleden hastane yönetimi olan kısım birinci dereceden sorumlu olur. Hastaların sahip oldukları hastalığın teşhis edilmesi ve tedavi edilmesi için gereklilik arz eden yeterli uzmanlar hastane içerisinde mevcut olması gerekir. Bunun yanı sıra hastaların tedavi edilmesini sağlanması için teknik cihazlar donanımlı ameliyathane Ve bunun gibi gerekli olan ekipmanlar Hastane içerisinde olması gerekir. Hastane gerekli hizmeti sağlayacak her türlü ihtiyacı karşılamalıdır. Yani bünyesinde gerekli olan tüm ekipmanları bulundurmalıdır.

Malpraktis ve Komplikasyon Arasındaki Farklar Nelerdir?

Sağlık hukuku içerisinde önem teşkil eden kavramlardan ikisi malpraktis ve komplikasyondur. Malpraktis söz konusu olduğu zaman sağlık çalışanlarının sorumluluğundan bahsedilirken komplikasyon söz konusu olduğunda sağlık çalışanlarının sorumlu tutulamayacağı kabul edilmektedir. Öyle ki burada önemli olan kavram malpraktis ve komplikasyon ayrımının yapılabilmesidir. Tıp bilimi ile ilgilenen kişiler tıbbi bir müdahalenin eğer öngörülebilir bir sonuçları varsa bunu komplikasyon olarak kabul etme eğilimi içerisindedirler. Oysa hukukçular hekimler tarafından yapılmış olan tıbbi bir müdahalenin öngörülebilir sonuçlarını komplikasyon olarak kabul etmek yerine mevcut durumun sağlık çalışanı olan kişiye yüklenmesinin mümkün olup olamayacağına göre komplikasyondan bahsetmektedirler. Öyle ki burada hukuken kusurun hekime yüklenip yüklenemeyeceğinin ayrımını yapmak önem teşkil eder. Sağlık hukuku içerisinde hekimlerin sorumlulukları kusura dayalı bir sorumluluktur. Bu yüzden bir hekimin bir müdahaleden dolayı sorumlu tutulabilmesi için kendisinin kusurlu bir müdahalede bulunmuş olması gerekir. Bununla birlikte eğer hekimin herhangi bir kusuru yok ise meydana gelen sonuçtan dolayı kendisi sorumlu tutulamaz. Hastalara yapılan tıbbi müdahale içerisinde ortaya çıkabilecek netice kesin değildir. Yani yapılmış olan müdahalede gerekli olan tüm tedbirler alınmış olmasına ve uygulamanın doğru bir şekilde yapılmış olmasına rağmen olumsuz bir sonuca ulaşmak olasıdır. Tıp doktorunun gerekli olan tüm özeni ve dikkati göstermiş olmasına rağmen ortaya çıkan bu olumsuz sonuçlar hekimler tarafından yapılmış olan tıbbi müdahalelerin risklerin oluşturmaktadır. Hekimlerin yapmış oldukları tıbbi müdahalelerde farklı sonuçların ortaya çıkmış olması her bireyin durumunun kendine özel olmasından dolayıdır. Yani aynı olay içerisinde aynı hastalığa sahip aynı koşullardaki iki kişiye aynı doktor aynı müdahalede bulunmasına rağmen bu iki kişiye yapılan müdahaleler farklı sonuçlar doğra bilmektedir. Bu sonuçların hekime bağlı olduğunu söylemek mümkün olmaz. Bu sonuçların farklı olmasının sebebi kişilerin müdahalelere farklı tepkilerde bulunmasıdır. Öyle ki tıp biliminin belirsizlikleri sahip olduğunu söylemek mümkündür. Bu bölüm içerisinde ortaya çıkan sonuçlar kesin nitelikte değillerdir. Doktor tarafından yapılan müdahalenin tüm tedbirleri taşımasına rağmen olumlu bir sonuç vermesinin garanti edilmesi mümkün değildir. Böyle bir durumun mevcudiyeti söz konusu olduğundan tıbbın gereklerini ve kurallarına uygun davranmış olan ve bu davranış sonucunda ortaya çıkan olumsuz sonuçlardan hastane ve hekimin sorumlu olduğu söylenemez.

Burada bahsedilmesi gereken önemli bir kavram taksir kavramıdır. Taksiden bahsedilmesinin sebebi tıp doktorunun gerekli özeni göstermediği hallerde kusurlu bulunması sonucunda taksir meydana gelir. Taksirin tanımı 5237 sayılı Türk ceza kanunu içerisinde yer almaktadır. Taksir dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık sebebiyle bir davranışın suçtaki kanuni tanımda belirtilmiş şekilde neticesinin öngörülmemesi İle birlikte gerçekleşmesidir. Öyle ki taksir failin öngörmesi mümkün olan bir neticeyi öngörmemiş olması durumudur. Bununla birlikte taksir neticeyi öngörmüş olduğu halde failin bu durumu istememiş olması halinde de ortaya çıkar. Taksir kavramı kast kavramından farklıdır. Bu yüzden taksinin kasten ayrılması gerekir. Kast söz konusu olduğunda netice fail tarafından istenir. Yani fail suçu kasten işlediğinde suçu işlemesiyle neticenin ortaya çıkmasını istemektedir. Taksirde ise fail neticeyi istememektedir. Ancak taksir de fail netice istemezken neticeye öngöre bilmektedir. Taksir durumunda file öngörmüş olduğunu neticenin gerçekleşmesi sonucunda kendisine yüklenmiş olan özen yükümlülüğünü ihlal etmiş olur. Böylece kusurunun mevcudiyeti söz konusudur. Neticenin öngörülebilir nitelikte olmadığı durumlarda taksirden dolayı sorumluluk da olmaz. Yani faik neticeyi göremiyorsa burada ortaya çıkan neticeden dolayı failin taksir ile sorumlu olduğundan bahsedilemez. Bunun yanı sıra netice öngörülebilir olmasına rağmen faile yüklenebilecek bir kusurun söz konusu olmadığı hallerde de ortaya çıkan neticeden dolayı faile bir sorumluluk yüklenmesi mümkün olmaz.

Komplikasyon

Komplikasyon, tıbbi standart içerisinde olarak uygun bir şekilde müdahale edilmesine rağmen meydana gelmiş tıp çevreleri tarafından kabul edilmiş ve bununla birlikte alınması gereken tüm tedbirlerin alınmış olmasına rağmen kaçınılmaz bir şekilde ortaya çıkmış zararlardır. Kimsenin öngörememiş olduğu bir neticeden dolayı tıp doktorunun sorumlu tutulması mümkün değildir.  Hekimin yapmış olduğu müdahale tıbbi standartlara uygun olmadığı durumlarda bile meydana gelmiş olan netice öngörülebilir değilse yine hekimin sorumlu tutulması mümkün olmaz.

Komplikasyon sebebiyle hekimlerin sorumluluğu ile ilgili bilgilerden bahsetmek önem teşkil eder. Çünkü komplikasyon sonucunda meydana gelmiş durumlardan hekimin sorumlu tutulamayacağı olayın sonucunu etkilemektedir. Öyle ki tıp doktoru sadece yapmış olduğu hata sebebiyle sorumlu tutulabilir. Komplikasyon ceza hukuku içerisinde hekimin sorumlu tutulduğu bir kavram değildir. Örneğin yapılmış olan bir ameliyat doktorlar tarafından beklenen iyi bir sonucu vermemiş olsa bile tıp biliminin kabul edilmiş olan kurallarına uygun bir müdahale doktor tarafından yapılmışsa doktorda kusuru bulunmaz ve ortaya çıkan sonuçtan dolayı kendisinin sorumluluğu olduğu söylenemez.

Bununla birlikte eğer komplikasyon zamanında fark edilmezse ve fark edilmiş olmasına rağmen gerekli olan önlemler alınmazsa veyahut komplikasyon fark edilmiş olup önlem alınmış olmasına rağmen bu önlemler yerleşmiş standart tıp ve girişim içerisinde değerlendirilmesi mümkün olmazsa burada komplikasyondan bahsedilemez. Dediğimiz gibi komplikasyon sebebiyle yine hekime sorumluluk yüklenemez. Ancak eğer komplikasyon iyi yönetilmemiş ise sorumluluk ortaya çıkar. Öyle ki hekimlerin hasta için öngörülmesi mümkün olan komplikasyonları yönelik tedbirleri alma yükümlülükleri vardır. Eğer bu tedbirler alınmışsa ve tıp doktoruna bu sebepten dolayı kusur isnat edilemiyorsa komplikasyon yönetiminin başarılı bir şekilde yapıldığı söylenebilir. Eğer hekim tarafından gerekli tedbirler alınmamış ve bu tedbirlerin alınmasında gecikilmişse komplikasyon üretiminde başarı sağlanmamıştır. Böyle bir durumun söz konusu olması durumunda komplikasyonun malpraktise dönüşmesi durumu ortaya çıkar. Yani olayda ortaya çıkan sonuç başta hekimin göstermesi gereken özen yükümlülüğü ve alması gereken tedbirlerle ilgili değildir. Tıp doktoru tarafından yapılmış olan müdahale sonucunda ortaya bir komplikasyon çıkmıştır. Ancak bu komplikasyon hekim tarafından iyi yönetilmemiş yani komplikasyon sürecinde gerekli tedbirler alınmamış ve alınması gereken tedbirler gecikmişse ortada olan komplikasyonun malpraktise dönüşmesi söz konusu olur.

Komplikasyon ile ilgili olarak gerçek bir olaydan bahsetmek konunun anlaşılmasında yardımcı olur. Olay davacının davalı olan hastane içerisinde tedavi sonrasında bacanın iyileşmemesi üzerine ikinci kez farklı bir hastanede ameliyat olması sebebiyle uğradığı zarardan dolayı tazminat davasında yer almaktadır. Onun içerisinde vekil işini yaptığı sırada bir işçi gibi özen yükümlülüğü altında olmayıp kendisine isnat edilebilen en hafif kusurdan bile sorumlu olur. Tıp doktoru hastalıkla ilgili olarak da tıbbi açıdan gerekli olan zaman içerisinde gecikmeden doğru teşhis koyma yükümlülüğü altındadır. Bununla birlikte tıp doktoru önlemlerini eksiksiz bir şekilde geciktirmeden almalıdır. Hastanın mevcut durumunun gerektirmiş olduğu en uygun tedavi ye geciktirmeden belirlemeli ve uygulamaya başlamalıdır. Tıp doktoru tıbbın gerekli olduğu kurallara uygun bir şekilde davranmış olmasına rağmen ortaya çıkan sonuç değişmemiş ise bundan dolayı tıp doktorunun sorumlu olduğundan bahsedilemez. Burada Şundan bahsedilmelidir ki 2002 yılında verilmiş olan karar içerisinde yüksek sağlık şurasının ceza mahkemelerinin kendisine başvurulması zorunlu olan bir bilirkişi niteliğinde olduğu söylenmiştir. Ancak yüksek sağlık şurasının hukuk mahkemeleri içerisindeki resmi bilirkişi olmadığı ve Hukuk Mahkemesi’nin yüksek sağlık şurasına başvurmuş olduğu takdirde onun raporu ile bağlı olmadığı da söylenmiştir. Bu olayda davacı olan kişi geçirmiş olduğu trafik kazası sonucunda bacağı kırılmıştır. Sonrasında hastaneye götürülmüş ve oradan kendi talebiyle davalı olan hastaneye nakledilmiştir. Davacı kişinin davalı hastane içerisinde tetkiklerinin yapılması ile ameliyat edilmiştir. Bununla birlikte ameliyatından dört gün sonra taburcu edilmiş ve tedavisine ilaçla devam edilmiştir. Sonrasında davacı kişinin bacağında akıntı olması ile iyileşememesi sebebiyle defalarca gitmiş oldu davalı hastane içerisinde hastanın uyarıları dikkate alınmamıştır. Davacı olan hastanın gitmiş olduğu başka bir doktor yapmış olduğu inceleme sonrasında hastanın önceki ameliyatta yanlışlık yapılıp hastaya takılan platinin kısa olması sebebiyle bacağının iyi olmadığı tespit edilmiştir. Sonrasında yeniden ameliyat olmuş ve önceki yanlış ameliyat ve tedavi sebebiyle hastanın bacağı kesilerek altı santim kısa almıştır. Davacı olan hasta bu iddiaları ile birlikte malullük oranının belirlenmesini talep etmiş ve ikinci ameliyat sebebiyle yapmış olduğu masrafın davalı olan kişilerden müteselsilen tahsil edilmesini istemiştir. Ancak davalı olan şirket kendi hastaneleri içerisinde yapılmış olan ameliyatın ve tedavinin başarılı olduğunu iddia etmiştir. Bununla birlikte kendilerinin bir kusuru olmadığını davacı olan kişinin taburcu olduktan sonra gerekli olan dikkat ve özeni göstermediğini söyleyip davanın reddi talebinde bulunmuşlardır. Davacı olan hasta geçirmiş olduğu trafik kazasında bacak kırılmış olmasıyla ilk olarak gitmiş oldu hastanede ameliyat edilip bacağına platin takıldığını ve sonrasında bacağın iyileşmemesi ile ikinci kez ameliyat olduğu dosya kapsamı içerisinde anlaşılmıştır. Davacı olan hastanın davayı açmasının sebebi ilk ameliyat ve tedavinin kusurlu olarak gerçekleştirilmiş olması gerekçesidir. Böylece davacı olan Hasan ikinci kez ameliyat olması ve hastanın bacanın kesilmesi ile kısaltılmasını da hastanın davayı açmış olduğu davalı şirketin sahip olduğu hastane içerisinde yapılmış olan ameliyat ve tedavinin tıbbın gereklerine uygun olarak yapılıp yapılmadığının tespit edilmesi gereklidir. Ayrıca olay içerisinde doktor hatası olup olmadığının da tespiti yapılmalıdır. Taraf olan kişiler arasındaki ilişkiyi vekâlet ilişkisi olarak adlandırmak mümkündür. Dava davacı tarafından özel borcunu aykırılığa gidilmesi ile açılmıştır. Vekil olan kişi işini yaptığı sırada bir işçi gibi özen gösterme yükümlülüğü altındadır. Bunu birlikte en hafif kusurundan bile sorumlu olur. Doktor hastalıkla ilgili olarak tıbbi açıdan zamanında ve gecikmeden doğru olan teşhisi koyması gerekir. Tedavi ile ilgili olan önlemleri Eksiksiz bir şekilde gecikmeden almalıdır. Hacı doktor olayın gerektirmiş oldu en uygun tedavi ye geç kalmadan belirlemeli ve uygulamalıdır. Tüm bunlara rağmen tıbbın gereklerini kurallarına uygun olarak davranması ile birlikte sonuç değişmemiş ise bundan dolayı doktor sorumlu olmaz. Mahkemenin kararında uyandırmış olduğu yüksek sağlık şurasının 2001 yılındaki rapor içerisinde olayın oluşumu ve uygulanan tedavi açıklanmış dosya içerisindeki bilgiler ve bulguların değerlendirmesi içerisinde yapılmış olan ameliyatın doğru olduğu bununla birlikte ameliyat sonrası enfeksiyonun meydana gelmesi beklenen bir komplikasyon olduğu ve bu sebepler ile hastane ve görevli olan doktorların kusursuz oldukları belirtilmiştir. Rapor içerisinde somut olay içerisinde yer alan kırıkta tıbbın gerekleri ve kurallarına uygun olarak teşhis ve tedavi yöntemlerinin uygulanmış olup olmadığına ve bu konuda açıklanmış olan ilkeler doğrultusunda doktorun özen gösterip göstermediği yapılması gereken durumlar ile yapılanın uyuşup uyuşmadığı ile ilgili açıklamalara rapor içerisine yer verilmemiştir. Bu yüzden yüksek sağlık şurası tarafından verilmiş olan rapor yeterli değildir ve hükme dayanak oluşturmaz. Ayrıca yüksek sağlık şurası kendisine başvurulması zorunlu olan bir bilirkişi durumunda yer almasına rağmen hukuk mahkemeleri içerisinde resmi bir bilirkişi olarak yer almaz. Bu yüzden mahkeme yüksek sağlık şurasının başvurmuş olduğu takdirde onun raporuyla bağlı olmaz. Burada mahkeme tarafından yapılan iş konusunda uzman kişilerce oluşturulacak bilirkişi kurulundan ya da adli tıp kurulundan yukarda belirtilmiş olan ilkelere göre yapılması gerekenler ve yapılanın ne oldu tıpayı gerek ve kurallar ışığında onu içerisinde doktor hatası olup olmadığını gösteren sebepleri ile açıklayıcı tarafların mahkeme mi Yargıtay’ın denetimine elverişli rapor alınması kaydıyla yapılması gerekir. Sonuca karar verilmesinde eksik inceleme ve yetersiz bilirkişi raporunda yanıldığı için yazılı şekilde hüküm tesiste usul ve yasaya aykırılık teşkil eder ve bu yüzden bozmayı gerektirir. Bu dava sonucunda Yargıtay bozma kararı vermiştir.

Karar içerisinde belirtildiği gibi tıbbın gereklerine ve kurallarına uygun olarak davranıldığı sürece sonuç değişmiyor ise bundan dolayı doktorun sorumlu tutulması beklenemez. Öyle ki burada bahsedilen komplikasyondur.  Kararda da yapılmış olan ameliyatın sonrasında enfeksiyon gelişmesi halinde bu Enfeksiyonun beklenen bir enfeksiyon olduğu ve bu sebeple hastane ve görevli olan doktorların kusursuz olduklarına yer verilmiştir. Kara içerisinde de değinilmiş olduğu gibi eğer gerekli olan kurallara uyulmuş teşhis ve tedavi yöntemleri gerektiği gibi yapılmış Ve herhangi bir ihmal bulunmamış ise ameliyat sonrasında gelişen enfeksiyon bir komplikasyon oluşturur. Bu komplikasyonun ortaya çıkardığı olumsuz sonuç da hastane ve görevli olan doktorlara isnat edilemez.

Malpraktis

Hekimin özen yükümlülüğünü İhmal etmesi genel olarak üç şekilde ortaya çıkar. Öyle ki bunlar hastanın bizzat tedavisi alanında, hastanın aydınlatılmasında, klinik organizasyon alanında ortaya çıkar. Ortaya çıkan bu tüm ihlaller malpraktisi oluşturur. Bununla birlikte malpraktis hatalı davranış ya da görev İhmali sonucunda bir zarara yol açılmasıdır. Hekim hastanın standart tedavisini yapmış olduğu sırada başarısızlık gösterir beceriksizliği veya ihmal sebebiyle zarar ortaya çıkarırsa burada malpraktisten bahsedilir. Malpraktisin söz konusu olduğu zaman hekimin sorumluluğun ortaya çıkar. Hekimin sorumlu olması da öngörülmesi mümkün olan ve önlenmesi mümkün olan duruma doğru bir müdahalede bulunmamış olmasından doğar. Burada eklemek gerekir ki hekimlik riskli bir meslektir. Hekim tarafından yapılan her müdahalenin kendisine özgü riskleri vardır. Bu müdahalelerin sapmaları da bulunmaktadır. Hekimlerin yapmış olduğu tıbbi müdahalelerden dolayı ulaşması mümkün olan birçok kötü sonuç vardır. Oluşabilecek her sonuçtan hekimlerin sorumlu tutulması da mümkün değildir. Hekimler mesleklerini izin verilen risk çerçevesinde gerçekleştirirler. İzin verilen risk ise komplikasyona karşılık gelir. Yani komplikasyondan dolayı hekimin sorumlu tutulması beklenemez. Komplikasyon hekimin yapmış olduğu tıbbi müdahalenin her ne kadar başarılı olursa olsun olumlu bir sonuç vermemesidir. Oysa malpraktiste komplikasyondan farklı olarak hekimin müdahalesinden çıkan olumsuz sonuç kendi kusuruna dayanır. Bu yüzden komplikasyon tek başına bir kusur teşkil etmez. Burada komplikasyon ve malpraktis ayrımının iyi bir şekilde yapılması gerekir. Bunun içinde malpraktisin ortaya çıkış şekillerinin iyice saptanması ve Tıbbi müdahaleler sonucunda hekimin kusurunun mevcut olup olmadığının belirlenmesi önemlidir. Doktor hatalarında taksirli eylemlerin yer aldığını görebiliriz. Taksirle eylem ile tıp doktorlarının kusurunun bulunması tıp doktorlarının kendi kişisel becerilerine ve mesleki bilgilerine göre gerekli olan özeni göstermeleri mümkün olmasına rağmen bu özeni göstermemiş olmalarından kaynaklanır. Malpraktis Söz konusu olduğunda ve bu durum mahkemede vuku bulduğunda Hâkim ya da bir başka hukukçu malpraktis ile ilgili tespitte bulunmak için bir bilirkişi bilgisine ihtiyaç duyar. Bilirkişi uygulama içerisinde daha çok adli tıp kurumu olarak yer alır. Bununla birlikte üniversitelerin ilgili bölümlerinde yer alan öğretim üyeleri de malpraktis davalarında bilirkişi olarak görev alabilmektedirler. Tıp doktorunun kusurlu olup olmadığının tespit edilebilmesi için uzman kişilerin yer aldığı bir bilirkişi kurulunda İnceleme yaptırılması gerekir. Adli tıp Meclisi’nin düşüncelerine başvurma zorunluluğu vardır. Öyle ki malpraktis davalarında durumun tespiti yani tıp doktoru tarafından yapılmış olan tıbbi müdahalenin hatalı olup olmadığının ortaya çıkarılması tıp mesleğini icra eden kişiler tarafından yapılması gerekir. Malpraktis tazminat davaları için İzmir’de sağlık hukuku davalarında uzmanlaşmış hukuk büromuzdan destek alabilirsiniz.

Malpraktis ve Komplikasyon Ayrımı

Komplikasyon ve malpraktis ayrımının yapılmış olması sağlık hukuk açısından önem teşkil eder. Hasta olan kişilere gittikleri doktor tarafından kendilerinde önceden oluşma ihtimali öngörülmüş olan ya da tahmin edilen zararlı neticelerin anlatılması gerekir. Doktor tarafından yapılacak tıbbi müdahalenin hukuka uygun bir şekilde gerçekleşmesi için hastanın tıbbi uygulama sırasında ve tıp uygulama sonucunda ortaya çıkabilecek sonuçları bilerek bu uygulamaya izin vermesi gerekir. Hastalar üzerinde yapılacak tıbbi müdahalelerin riskleri vardır. Tıp doktorları tarafından hastalara yapılacak olan tıbbi müdahaleler Tıbbi uygulama içerisinde var olan risklerin göz önünde bulundurulmasıyla yapılması gerekir. Kesin olarak meydana geleceği ya da çıkma ihtimali olduğu bilinmiş olan riskler eğer belirgin derecede hasta yararına olan Bir müdahalenin mevcudiyeti söz konusuysa bir engel teşkil etmez. Hekimin komplikasyon sebebiyle sorumlu olması için müdahalede bulunulan hastayı komplikasyon ile ilgili olarak bilgilendirmemiş ve hastadan hukuka uygun bir şekilde rıza almamış olması gerekir. Doktor tarafından hasta ya yapılacak olan müdahalenin tüm komplikasyonlarının bildirilmiş olması mümkün olamayabilmektedir. Fakat ortaya çıkma ihtimali hasta olan kişinin durumuna göre yüksek olan komplikasyonların kişiye bildirilmesi gerekir. Tıbbi müdahaleler içerisinde Öngörülmesi mümkün olan ama öğlen mi durumu mümkün olmayan bununla birlikte oluşma ihtimali daha önceden hasta olan kişi usulüne uygun bir şekilde bildirilmiş ve hasta tarafından kabul edilmiş haller sebebiyle tıp doktoru sorumlu olmaz. Hekimin sorumluluğundan bahsedebilmek için onun kusurlu uygulama hatasını bulunması gerekir. Tıbbi müdahale sonucunda ortaya çıkan davalar içerisinde hekimin kusurunun ne olduğu ile ilgili olarak araştırma yapılmalı ve ortaya çıkan neticenin malpraktis mi veya komplikasyon mu olduğu belirtilmelidir. Bunun için ilgili kişilerin bu yönde bir araştırma gerçekleştirmesi gerekir.

Eğer öngörülmesi mümkün olmayan Ve önlenemeyen bir durum söz konusuysa bu durumdan dolayı bir sorumluluk doğmasından bahsedemeyiz. Bununla birlikte öngörülmesi mümkün olan fakat önlenmesi mümkün olmayan durum söz konusuysa burada da bir sorumluluğun meydana geleceğinden bahsedemeyiz. Bu durum komplikasyona karşılık gelir. Komplikasyon tıbbi müdahale içerisinde hekim tarafından öldürülmesi mümkün olan ancak önlenemeyen sonuçlardır. Bu sonuçlardan dolayı hekim sorumlu olmaz. Ancak komplikasyondan hekimin sorun olmaması için bazı koşulların mevcudiyeti söz konusudur. Öyle ki komplikasyondan doktorun sorumlu olmaması için olumsuz netice ile ilgili olarak hastanın bilgilendirilmiş ve rızasının alınmış olması gerekir. Ortaya çıkan sonuçtan hekimin kusurlu bir fiili zarara sebebiyet vermemesine koşullar arasındadır. Bazı durumlarda komplikasyonun malpraktise dönüşmesi durumu da söz konusu olabilir. Örneğin doktor hastasına gerekli olan tüm tedbirleri uygulayarak önlemleri alarak ve olası komplikasyonları hastaya bildirmek suretiyle hastanın rızasını almak kaydıyla Tıbbi bir müdahalede bulunduktan sonra ortaya bir komplikasyon çıktığında bu komplikasyondan sorumlu olmaz. Ancak komplikasyon sonrasındaki komplikasyon yönetiminde kusurlu olduğu taktirde sorumluluğu doğabilir. Ortaya çıkan komplikasyon karşısında ihmali bir davranış sergileyen ve gerekli olan tedbirleri almayan yapılması mümkün olan şeyleri yapmayan hekimin komplikasyonun doğru yönetilmemesinden dolayı sorumluluğu ortaya çıkar. Burada komplikasyonun malpraktise dönmesi durumu söz konusu olur. Öngörülebilen ve önlenebilmesi mümkün olan bir durum sonucunda sorumluluk ortaya çıkar. Burada malpraktis söz konusu olur. Eğer hekim neticeyi öngörebilme ve Önleme imkânına sahip ise neticeden sorumlu olur.

Malpraktis davalar içerisinde mahkeme sonucun en görülmesine mümkün olup olmadığına İlişkin olarak bilirkişiden yararlanır. Böylece hekimin kusurunun olup olmadığı tespit edilir. Eğer hekim ile aynı koşullardaki Başka bir hekimin bazı hususlara dikkat ederek ortaya çıkacak neticeyi öngörmesi ve bazı önlemleri alarak ortaya çıkacak durumu önlemesi söz konusu oluyorsa müdahaleyi yapan hekimin kusurlu olduğu tespit edilir.

Komplikasyon ve malpraktis ayrımını bir karar içerisinde görmek ayrımın yapılması konusunda önem teşkil eder. Karar içerisinde yer alan dava taksirle öldürme suçu sebebiyle sanık olan kişinin mahkûmiyetine dair hüküm ile ilgilidir. Bununla birlikte sanık müdafi tarafından bu hüküm temyiz edilmektedir. Olayda sanık olan kişi aile hekimi olarak görev yapmaktadır. Aile hekimi olarak görev yapan ve olay tarihinde acil nöbeti tutan sanık bir Bakımevinde görev yapmaktadır. 18 aylık bir bebek devlet hastanesine ishal ateş ve kusma şikâyetleri ile götürülmüştür. Bebeğin muayene edilmesinden sonra reçete yazılması suretiyle evine gönderilmiştir. Bebeğin şikâyetlerinin devam etmiş olması sebebiyle ailesi yeniden hastaneye başvurmuş burada aileye farklı bir hastaneye başvurma önerisinde bulunulmuştur. Bebeğin ailesi bebek için bakımevine başvurmuştur. Burada yapılmış olan tedavi ve tetkikler sonucunda reçete düzenlenmiş ve bebek evine gönderilmiştir. Bebeğin ailesi bebeği ertesi gün tedavi için Isparta iline götürdükleri sırada bebek yolda ölmüştür. Ona içerisinde yer alan sanık hakkında başlatılmış olan soruşturmada 4483 sayılı memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yargılanması hakkında kanun sebebiyle soruşturma izni verilmemiştir. Soruşturma izni verilmemesine dair karar İdari yargı mercii tarafından karar içerisinde yer alan sanık hakkındaki soruşturmanın 4483 sayılı memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yargılanması hakkında kanun hükümlerine tabi olduğu kabul edilmesi suretiyle kusuru bulunduğu gerekçesiyle taksirle öldürme suçu sebebiyle yargılanmak üzere kaldırılmıştır. İhtisas kurulu tarafından hazırlanmış olan raporda tıbbi belgeler içerisinde kayıtlı verilerin ile otopsi içerisinde saptanmış olan bulgularca çocuğun ölüm sebebi akut gastroenterit, dehidratasyon Ve komplikasyonlar ile ortaya çıkmış olduğu belirtilmiştir. Süt çocuğu döneminde mevcut olan ishal ve kusma gibi semptomları çocuğun genel durumu içerisinde hızlı bir bozulmaya sebep olacağının tıbben bilinmesi ve otobüs içerisinde deri turgür tonusunda bozulma ile göz kürelerinin dehidrate durumunda olduğunun bilinmiş olmasına rağmen bebek sevki ile gönderilmiştir. burada bakımevi içerisinde yatırılmak suretiyle izleme alınmaması ve tedavisine başlanmış olması bir eksiklik oluşturur. Tıp fakültesi anabilim dalının hazırlamış olduğu raporda bebek için yapılmış olan ilaç önerisi hastalık ile ilgili olan bilgilendirme ve polikinlik kontrolüne çağrılmış olması işlemlerinin tıp kurallarına uygun oldu sanık tarafından yapılmış olan işlemlerin Ölüm ile bir nedensellik bağı taşımadığı bildirilmiş ve iki rapor arasında bir çelişki ortaya çıkmıştır. Genel Kurul tarafından hazırlanmış olan raporda ölen bebeğin komplikasyonlar sonucunda öldüğü tespit edilmiştir. Sanığın kusma ve 10:15 defa ishal nedeniyle iki gündür hastaneye iki kez götürülme ifadesiyle bebeğin muayenesini yaptığını ifade etmiştir. Ancak bebeğin yatırılmak suretiyle izleme alınmamış olması ve dehidratasyon için tedavinin başlanmamış olmasının bir eksiklik olduğu fakat bebeklik çağında ki gastroenteritlerin hızlı bir şekilde ilerleyerek ölüme sebep olabileceğinin tıbben bilinmesi üzerine tanık kullanmak suretiyle uygun tedavi başlanmış olması halinde de bebeğin kurtarılmasının kesin olmadığı sebebiyle oy çokluğu ile mütaala olmuş olan dosya söz konusudur. Bununla birlikte doğru tanının konulması ile uygun bir tedaviye başlanmış olsaydı ölüm meydana geldiği halde bölümünü komplikasyon olarak değerlendirileceği ifadesi yer almaktadır. Hiçbir tıbbi müdahalenin bir garanti teşkil etmediği kabul edilmek ile birlikte ortaya çıkan ölüm tedavi ve teşhisteki eksiklik arasında bir illiyet bağının bulunması halinde bunun komplikasyon olarak değil malpraktis olarak değerlendirilmesi gerektiği dolayısıyla mahkeme tarafından kabul edilmesinde isabetsizlik bulunmadı anlaşılmaktadır. Bebeğin kurtarılmasının kesin olmadığı şeklinde yapılan tespitte malpraktis olgusunda Bir değişikliğe yol açmayacağı ve sanık olan kişinin meydana gelen ölümden sorumlu tutulmasını engelleyecek bir durumun kabul edilmesine mümkün olmadığı anlaşılmaktadır. Yapılan yargılama ile birlikte toplanıp karar yerinde gösterilmiş olan kanıtlara mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşmuş olan takdiri ile birlikte incelenen dosya kapsamına göre sanık ve müdafinin temyiz itirazları reddedilmiştir. Bu olay sonucunda sanık tazminata hükmedilmiştir.

Burada dikkat edilmesi gereken durum olayda meydana gelen ölüm ile hekim tarafından yapılmış olan tedavi ve teşhisteki eksiklik arasında bir illiyet bağı bulunması durumunda bu komplikasyon olarak değerlendirilemez. Yani böyle bir durumun mevcudiyetinde malpraktis olarak değerlendirme söz konusu olur. Kara içerisinde Sözü geçen durum da malpraktisi engellemez. Yani bebeğin kurtarılmasının kesin olmadığı şeklindeki tespit malpraktis olgusunu değiştirmez. Ortaya çıkan ölüm ile tedavi ve teşhisteki eksiklik arasında bir illiyet bağı bulunduğu zaman sanığa sorumluluk isnat edilir. Böyle bir durumda sanığın sorumlu tutulmasını engelleyecek bir durum söz konusu değildir.

Malpraktiste Görevi İhmal Suçu

Tıbbi hatanın olduğu durumlarda doktor tarafından işlenmiş olan bir görevi ihmal suçunun mevcudiyeti söz konusu olabilir. Görevi ihmal suçunun yanı sıra taksirle öldürme suçu ile de tıbbi hatanın mevcut olduğu durumlarda karşı karşıya kalınabilir.

 Görevi ihmal etme suçu ve taksirle öldürme suçunu içinde barındıran bir karar örneği vermek malpraktisteki yerini görmeyi sağlar. Karar içerisinde verilmiş olan olayda doktor sanık konumundadır. Doktorun eylemi ile gerçekleşen ölüm sonucu arasında nedensellik bağının bulunup bulunmadığı kararda yer almaktadır. Bununla birlikte karar doktorun eyleminin Türk ceza kanunun 85. maddesi içerisinde yer alan taksirle bir kişinin ölümüne sebep olma suçunu oluşturup oluşturmadığı mı, yoksa Türk ceza kanunu içerisinde yer alan 257. maddedeki görevi ihmal suçunun oluşturup oluşturmadığının tespitine ilişkindir. Karar içerisinde yer alan olayda inceleme dışındaki sanık yönetimindeki kamyon ile kavşak çıkışına gelmiş sağ tarafından karşıya geçmek üzere yolda bulunan 76 yaşındaki yaya çarpmıştır. Sonrasında devlet hastanesinin acil servisine 76 yaşındaki ya yarın olarak getirilmiştir. 76 yaşındaki yayaya İlk müdahale nöbetçi doktor olan sanık tarafından yapılmıştır. Sana kullan nöbetçi doktor röntgen çekilmesine sürüm takılmasına ve hasta üzerinde bulunan açık olan yaralar için pansuman yapılmasına karar vermiştir. Sanık olan doktor ağrılarımdan şikâyetçi olan ve bununla birlikte bir defa kusan 76 yaşındaki hastayı serumu bittikten sonra taburcu etmiştir. 76 yaşındaki hasta yakınları tarafından ayaklarıma omuzundan tutulmak suretiyle araca bindirilmiştir. Sonrasında eve götürülmüş tur. Hastanın eve gitmesinden sonra bilincini kaybetmiş ve tekrardan hastaneye getirilmiştir. Sanık olan nöbetçi doktor tarafından yapılmış olan müdahalelere rağmen hasta hayatını kaybetmiştir. Adli tıp Kurumu raporunda hastanın ölümünün sebebi yer almaktadır. Hastanın trafik kazasına bağlı olarak kaburga kalça kafatası köprücük kemiği kırıklarının yanı sıra iç organlarında meydana gelen yaralanma ve buna bağlı olarak gelişen karmaşa sonucunda ölümü meydana gelmiştir. Rapora göre sanık olan doktorun tıbbi gerekliliklere uyumaması nedeniyle kusurlu olduğu fakat sanık olan doktorun bu kusurlarının kaza ile ölüm arasındaki illiyet bağını kesmediğine dair yüksek sağlık şurasının kararı ve kırıkların tespit edilememesinin eksiklik olduğu anlaşılmaktadır. Bununla birlikte kişide tespit edilen travmatik değişimlerin ağırlıkları ve hasta olan kişinin yaşı göz önünde bulundurulduğunda eğer hastaya zamanlı tespit edilip uygun tedavi başlanması söz konusu olsaydı dahi kurtulmasının kesin olmadı adli tıp Kurumu’nun raporunda yer almaktadır. Sanık olan doktorun davranışları ile ortaya gelen ölüm sonucunda nedensellik bağı kesin olarak belirlenememektedir. Bu yüzden sana kullan doktorun ortaya çıkan ölüm sonucundan sorumlu olmayacağı bununla birlikte acil sağlık hizmetleri Yönetmeliği içerisinde yer alan hükümler göz önünde bulundurulduğunda sanık olan doktorun genel beden travması ve çoklu kemik kırıklığına maruz kalmış olan öleni stabilizasyonun sağlanması mümkün olan zamana kadar ve 24 saat müşahede altında tutması ya da farklı bir sağlık kuruluşuna göndermesi gerekmektedir. Sanık olan doktorun 5 saat sonunda taburcu ederek öleni evine göndermek suretiyle görevinin gereklerini yerine getirmekte ihmal gösterdiği ve bunun sonucunda bu eyleminin Türk ceza kanunu içerisinde yer alan 257. Maddedeki görevi ihmal suçunu oluşturduğu söz konusudur. Ancak konulan kararda Türk ceza kanunu içerisinde yer alan görevi ihmal suçu nedeniyle kişinin mahkûmiyetine karar verilmesi gerekirken bu durum göz önünde bulundurulmadan sanık olan doktorun eyleminin taksirli bir şekilde kişinin ölümüne sebep olma suçu Kabul edilmesi ile 5237 sayılı Türk ceza kanunun 85. maddesinde yer alan taksirle öldürme suçundan cezalandırılmasına dair verilen kararda isabetsizliğin yer aldığı söz konusudur.

Görevi ihmal suçundan bahsedebilmek için görevin gerekliliğin yapılmasında ihmalin ya da gecikmenin gösterilmiş olması yeterli olmaz. Öyle ki tek başına görevin gereklerini yapmakta ihmali hareketin söz konusu olması Bu hareket sonucunda kişilerin mağduriyetine ya da kamunun zararına neden olması veya kişilere haksız bir menfaat sağlaması ile olur. Görevi ihmal suçunun oluşması mümkün olabilmesi için illi hareketin sonucu olan kişinin mağduriyeti ya da kamu zararının oluşması veya haksız bir çıkarın sağlanması şart niteliğindedir. Bu yüzden görevin gereklerine ihlal getiren bir davranışın belli şartlar taşıması durumunda görevi kötüye kullanma suçunun oluşmasının mümkün olabileceği kabul edilmiştir. Böyle bir durumda kamu görevinin gereklerini aykırılık taşıyan davranış diğer kişilerin mağduriyetine sebep oluyor ya da kamunun ekonomik anlamda zararını sonuçlanıyorsa veya kişilere haksız bir kazanç elde etmesini sağlıyorsa görevi kötüye kullanma suçu oluşur. Karara konu olan onun içerisinde trafik kazası ve bunun sonucunda ölen kişinin yaralanmasında herhangi bir alakası bulunmayan doktor olan sanığın 5237 sayılı kanun içerisindeki 257. madde ile sorumlu olduğunun saptanması için gerekli olan olgu ölüm olgusudur. Kararda nöbetçi doktor olan sanığın İhmali davranmış olduğuna hükmedilmiş bununla birlikte görevi ihmal suçundan nöbetçi doktor olan sanığın cezalandırılması talebinde bulunulmuştur. Bununla birlikte İhmali davranış ile ölüm arasında illiyet bağının bulunmuş oldu kabul edilmiştir. Bu karar içerisinde bir çelişki söz konusudur. Bunun sebebi taksirle ölüme sebep olma suçu bakımından sanık olan nöbetçi doktorun hareketiyle netice arasında illiyet bağının bulunmadığını belirtmiş olan kararda görevi ihmal suçu bakımından hareket ile netice arasında illiyet bağının kurulmuş olduğu söylenebilir. İlliyet bağının belirlenmesi burada önem teşkil eder. 5237 sayılı Türk ceza kanunu içerisinde illiyet bağını dair hükümlere yer verilmemiştir. Kanunun içerisinde hükümlere yer verilmemiş olmasının sebebi illiyet bağı ile ilgili olan durumların hukuk doktrini ve uygulaması ile çözülmesinin önünü açılmasını sağlamaktır. Öyle ki illiyet bağının içeriğinin ne olduğu ile ilgili olarak saptama yapılması hukuk teorisi ve uygulamasına aittir. İlliyet bağı maddi öyle mi mevcut olayın özel koşullarına göre Hâkimin tarafından belirlenir. Teknik bilirkişi mütalaası değerlidir. Ancak illiyet bağının varlığının veya yokluğunun saptanmasında tek başına yeterli değildir. Bu sebepten illiyet bağının belirlenmesi için sabit bir yöntem belirlenmesi ya da genel bir önerenin kabul edilmesinin doğru olduğu söylenemez. Bununla birlikte belirleme yapılırken teknik bilirkişi raporu hâkimin yapmış olduğu objektif muhakeme ile yorumlamaktadır. Sonrasında eylemin ortaya çıkan sonucu doğurmak için elverişli olup olmadığı ile ilgili olarak hukuksal bir yargıya ulaşır. Öyle ki uygun tedavinin uygulanmış olmasına rağmen kurtarılması kesinlik taşımayan hasta ile ilgili olarak ağır kusuru bulunmuş olan doktorun cezalandırılması yerinde görülmektedir. Bu durumda illiyet bağı doğal olmakla birlikte hukuksal bir nitelik de taşır. Karar içerisinde yer alan ve kusurlu olduğu belirtilmiş olan doktor kendisine ait olan yükümlülükleri uygun bir şekilde davranmış olsaydı dahi kaza sonucu hastaneye getirilmiş olan ve bu kişinin tespit edilen travmatik değişimlerinin ağırlıkları ile yaşı gözünün önünde bulundurulduğunda kurtarılması kesin olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Karar içerisinde yer alan raporda sanık olan doktorun hareketi ile ölüm arasında illiyet bağının bulunup bulunmadığına dair kesin şekilde açıklama bulunmamaktadır. Kararda yalnızca olgular ve olasılıkların saptanması ile getirilmiş ve kesin bir kanaatin belirtilmesinden kaçınılmıştır. Olay içerisindeki sanık olan doktorun müdahalesindeki eksiklikler doktorun haksızlığı ile ilgili olarak yoğun olduğu görülmüştür. Sana kullan doktor mesleki görevini yerine getirmiş olduğu sırada karşılaşması muhtemel olan durumdaki hata ve kusuru boyutuna açmıştır. Öyle ki hastada tespit edilmemiş olan kırıklar sadece bir iki tane değildir. Hastanın vücudunda birçok sayıda kırık sanık kullan doktor tarafından tespit edilmemiştir. Ortalama bir zekâya ve tecrübeye sahip olan her kişi tarafından trafik kazası geçirmiş olan 76 yaşındaki birinin vücudunda ortaya çıkabilecek tahribat ağırlığının endişeye mahal verebilecek bir nitelikte olduğu öngörülebilir bir durumdur. Sanık olan doktor bu endişeyi duymamanın yanı sıra sahip olması gereken mesleki bilgisi ve belirli davranışlarda bulunma yükümlülüklerinin gereklerini de yerine getirmemiş ve hastasına gerekli özeni göstermemiştir. Bu yüzden teknik bilirkişi raporunun ve karar içerisinde geçen olayın koşulları tümüyle birlikte değerlendirildiğinde sanık olan doktorun eylemi ile ortaya çıkan netice arasında bir illiyet bağının söz konusu oldu kabul görmektedir. Burada incelenmesi gereken bir diğer durum ise sanık olan doktorun davranışının kasten mi yoksa taksir ile mi olduğudur. Sanık olan doktorun davranışının kasten mi yoksa taksirle mi olduğu hükmün verilmesinde önem teşkil eder. 5237 sayılı Türk ceza kanunu içerisindeki 257. madde içerisinde düzenlenmiş olan suç kast ile işlenmesi mümkün olan bir suçtur. Öyle ki ihmali davranışın faili tarafından bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesi gerekir. Uygulama içerisinde İhmali davranış sebebiyle taksirli hareketin zaman zaman birbirine karıştırılması söz konusu olmaktadır. Kasten gerçekleştirilmesi mümkün olan ihmali davranış için şunlar söylenebilir. Maaş kesintisi amacıyla icra dairesi tarafından gönderilmiş olan yazının gereğini bilerek ve isteyerek yerine getirmemiş olan belediye başkanı bu durum için söylenebilir. Bununla birlikte muhasibinin gerekçeli kararları ne bilerek ve isteyerek uzun bir süre yazmamış olan hâkim ve Cumhuriyet Savcısı‘nın soruşturma dosyasını bilerek ve isteyerek iki yıl işlemsiz bırakmış olması durumu da bu duruma örnektir. Karar içerisinde verilmiş olan olayda sanık konumundaki hekim görevini bilerek ve isteyerek ihmal etme sonucunda ölüm durumu ortaya çıkmıştır. Burada bu kişi görevi ihmal etme suçundan değil sadece 5237 sayılı Türk ceza kanunun 83. maddesinde yer alan ceza ile yükümlü tutulur. 5237 sayılı Türk ceza kanunun 257. maddesi içerisinde bu durum için açıklanan hükümleri belirtmekte fayda vardır. Görevi ile bağlantılı olan yükümlünün ihmal edilmesi sonucunda kişinin ölümü gerçekleşmiş ya da bir kişi yaralanmış ise bu durumda görevi kötüye kullanma suçundan cezalandırma söz konusu olmaz. Öyle ki burada ihmali davranış ile işlenmiş öldürme ya da yaralama suçunun oluşmuş olduğu kabul edilmelidir. Bu durumda karar içerisinde verilmiş olan olayda göz önünde bulundurularak sanık olan doktorun bilerek ve isteyerek ölen kişiye gerekli olan müdahaleyi yapmadığı durumundan söz edilmesi mümkün değildir. Burada yüksek dairenin sanık olan doktorun kasten hareket etmiş olduğuna dair kabul yerinde olmaz. Sanık olan doktorun durumu hastası ile ilgili olan tıbbi verilere gerekli özeni göstermemesinden oluşmaktadır.

Bu olay ile ilgili olarak sonrasında yapılmış olan yeniden bir değerlendirme sonucunda söylenmesi gereken bazı şeyler vardır. Sanık olan doktorun kemik kırıklığına maruz kalmış olan ölen kişiyi stabilizasyonu sağlanıncaya kadar ve tıp çevrelerinde kabul görülmüş olan 24 saat müşahede altında tutuncaya kadar ya da bu kişinin başka bir sağlık kuruluşuna sevk edilmesi gereken yerde 5 saat sonunda taburcu etmek suretiyle eve göndermiş olması sanık olan doktorun görevinin gereklerini yerine getirme konusunda ihmal gösterdiği sonucunu ortaya çıkarır. Bu durum 5237 sayılı Türk ceza kanunun 257. maddesi içerisinde düzenlenmiş olan görevi ihmal suçunu oluşturmuş ve bu suç sebebiyle mahkumiyetine karar verilmiş olması gerektiği göz önünde bulundurulmaksızın sanık olan doktorun eyleminin taksirle bir kişinin ölümüne sebep olması suçu kabul edilmek suretiyle 5237 sayılı Türk ceza kanunun 85. maddesi gereğince cezalandırılmasına dair kararın verilmesi İsabetli değildir.

Doktor hatası tazminat davaları için bize mail gönderebilir veya doğrudan telefon ile arayabilirsiniz.

Malpraktiste Hastanenin Sorumluluğu

Hastaların uğramış olduğu zararlardan dolayı hastanelerin de sorumluluğu söz konusudur. Hastane sorumlu olduğu zarardan dolayı hastaların zararını karşılama yükümlülüğü altındadır. Öyle ki hastaların zararlarından dolayı maddi ve manevi tazminat talebinde bulunmaları mümkündür. Hastanenin sorumluluğunun söz konusu olduğu bir kararı görmek durumu somutlaştıracaktır. Bu konuyla ilgili olan davada hepatit be virüsü taşıyan kanın hasta olan kişiye verilmesi sonucunda hastanın ölümü gerçekleşmiştir. Davada da hastanın bu sebeple ölümünden dolayı maddi ve manevi tazminat istenmektedir. Mahkeme tarafından yapılmış olan bilirkişi incelemesi içerisinde bilirkişi heyeti üyelerinden iç hastalıkları anabilim dalı başkanı tarafından verilmiş olan mütalaada donörde yer alan değer düşüktür. Verilmiş olan kanın bulaşıcı olduğunu gösteren bir bulgu yer almaktadır. Tercih edilen malzemelerin tek seferlik olmaları sebebiyle hastalığın hastane içerisinde kullanılan malzemelerden bulaşmış olması mümkün görülmemiştir. Virüsün cinsel ilişki, uyuşturucu kullanımı, berber malzemeleri gibi vasıtaları ile bulaşmasına mümkün olmaktadır fakat hasta olan kişinin 84 yaşında bir kadın oldu göz önünde bulundurulduğunda bu ihtimaller olası görülmemektedir. Hasta olan kişinin hepatit tablosuna kuvvetle muhtemelen verilmiş olan bulaşıcılık taşıyan kanın neden olduğu yer almaktadır. Bunların yanı sıra aynı rapor içerisinde sağlık Bakanlığının kan nakli ile ilgili yönetmeliğin içerisinde zorunlu tutulmamak kaydıyla beraber hepatit hastalığının daha ileri tetkikler ile saptanmasının mümkün olduğu yer almaktadır. Davalı konumundaki hastanenin kendi Kan deposunu kullanırken dönerlerin bağışlamış olduğu kanlar ile ilgili olarak sağlık bakanlığı tarafından yapılması gerekli olan testleri yapmış olduğu ve ortaya çıkan sonuçlar kanın taşıyıcı olmadığı yönde çıkmış olsa bile alınan bilirkişi raporu içerisinde teknolojik olarak çok daha az yanılma payı olan ileri tetkikler ile virüsün saptanmasını mümkün olduğu açıktır. Ancak müteveffada ortaya çıkan durum üzerinde yapılmış olan yeniden incelemede bu testler sayesinde donörün virüs taşıdığı saptanmıştır. Yasal prosedürü uygun olarak kurulup işletilmiş olan ve denetim mekanizması içerisinde çalışarak veri bağışı ile nakli sağlayan kan merkezlerinden temin edilmesi mümkünken hastaya daha hızlı müdahale edilmesini amacıyla bile olsa Kendisinin oluşturmuş olduğu sistemden Kan temin eden davalı konumundaki hastanenin en yüksek seviyede Özeni Ve dikkati göstermiş olması gereklidir. Hasta olan kişiye verilmiş olan kan içerisinde ölüme neden olabilecek hastalık ile ilgili bulaşıklık bulunmuş iken artık hastalığın bu kandan değil başka bir yolla bulaştığını davalı kurumdaki hastane ispat etmesi gerekmektedir. Bununla birlikte dosya kapsamı itibari ile bu durum tespit edilememiştir. Durum böyle olunca mahkeme tarafından illiyet bağının tam olarak saptanmasının mümkün olmadığına dair gerekçe ile davalı konumundaki hastane yönünden asıl ve birleşen davanın reddine dair karar verilmesi usul ve yasaya aykırı niteliktedir. O yüzden verilmiş olan hükmün bozulması gerekli olmuştur. Taraflar arasında birleştirilerek görülmüş olan maddi ve manevi tazminat davaları sebebiyle yapılmış olan yargılama sonunda mahkeme tarafından verilmiş olan asıl ve birleşen davanın reddi ile ilgili olan kararlar davacı olan kişilerin vekilinin temizi üzerine Yargıtay tarafından yapılan inceleme sonucunda bozulmuştur. Mahkeme tarafından özel daire bozma kararına karşı direniş gösterilmiştir. Direnme kararı ise asıl ve birleşen dosya davacıları vekil tarafından temyiz edilmiştir. Hukuk genel kurulu tarafından dosya içerisindeki belgeler incelendikten sonra gereği düşünülmüştür. Yargılama süreci ile ilgili olarak davacının isteminden bahsetmek mümkündür. Davacıların vekili dava dilekçesi içerisinde bazı durumlardan bahsetmiştir. Diğer müvekkillerinin annesinin kalp krizi geçirecek davalı hastaneye kaldırılmış olduğu söz konusudur. Davalı konumundaki doktor eliyle yürütülmüş olan birkaç aylık ilaç tedavisi sonrasında ameliyat kararı alınmıştır. Sonradan ruhsatsız olduğunu öğrenmiş oldukları ve davalı hastane tarafına işletilmiş olan kan merkezinden temin edilmiş olan ikinci kanın ameliyatın yapılmasından önce hastaya verilmiştir. Bu suretle stent takıldıktan sonra taburcu olan hasta daha sonraki ayda dizlerinde yer alan şişme ve ağrı ile tekrar davalı konumundaki hastaneye başvurmuştur. Hastane içerisinde yer olmadığı söylenmesi üzerine hasta farklı bir hastaneye gitmiş orada hepatit-b virüsü kapmış olduğu tespit edilmiştir. 48 günlük tedavi süreci olmasına rağmen hasta kurtarılamayarak hayatını kaybetmiştir. Hepatit-B tanısı konulması ile ailede yer alan tüm fertler test yaptırmıştır. Fakat aile bireylerinin hiç birinde virüse rastlanmamıştır. Müvekkilin sağlığını riske atmamak ve ona daha iyi özenli bakılmasını sağlamak için getirmiş olduğu mali yükü rağmen davalı onu hastaneye tercih etmişlerdir. Basiretli mi özenle davranma yükümlülüğü altında olmalarına rağmen virüs taşıyan kana vererek yaşlı bir bedene sahip olan hastayı ve hastalıkla savaşamayacak Hale getirerek yaşlı hastanın ömrünün son günlerini hastane içerisinde acı içinde geçirmesine sebep olan davalıların insan hayatına değer vermedikleri söz konusudur. Davalılar gerekli olan tetkikleri yapmamışlar ve özensiz davranışlardır. Bunun yanı sıra yasadışı olarak kan Merkezi kurarak ürün satmışlardır. Davaların bu kusurlu eylemleri neticesinde doğan zararlardan sorumlu tutulmaları gerekmektedir. Konuyla ilgili olarak Cumhuriyet Savcılığına şikâyette bulunulmuştur. Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturma yapılmıştır fakat Savcılık yasadışı kan merkezi ile ilgili Bir araştırmada bulunmadan takipsizlik kararı vermiştir. Savcılık tarafından verilen takipsizlik kararında gösterilen il sağlık Müdürlüğü’nün inceleme raporu içerisinde dahi davalı konumundaki hastanenin kan merkezi açma ve kan ürünleri satmış olma konusunda yetkisi bulunmadığından dolayı mesul müdürünün uyarıldığı belirtilmiştir. Tıpta yanlış uygulama yani malpraktis kavramının hatalı tedavi ya da tıbbi ihmal olarak tanımlanabileceği söylenmiştir. Türküler birliği etik ilkeleri içerisinde Yer alan 13. madde içerisinde hekimliğin kötü uygulanmasının deneyimsizlik veyahut ilgisizlik sebebiyle bir hastanın bundan zarar görmesi olarak ifade edilmiştir. Hekimlerin ve sağlık kuruluşlarının da en hafif kusurlarından bile yükümlü olduklarına dair yerleşik yargı uygulamasa ile tereddütsüz bulunduğu söz konusudur. Yaşanan tüm olaylar sonucunda müvekkillerin hem bedensel hem de duygusal olarak çöküş yaşadığı ileri sürülerek maddi ve manevi tazminat talebinde bulunulmuş bununla birlikte açılmış olan dava dosya içerisinde birleştirilmiştir.

Karar içerisinde yer alan davalarında cevapları bulunmaktadır.

Davalı konumda yer alan hastanenin vekili müvekkiline daha hayır atfedilmesi mümkün olan bir kusurunun bulunmadığını ileri sürmüştür. Dönerlerinden alınmış olan kanların hepatit-B yüzey antijeni açısından teste tabi tutulmuş oldu ve bunun sonucunda testin negatif sonuç verdi üzerine transfüzyona uygun bulunarak saklandığı söylenmiştir. Sağlık bakanlığı tarafından belirlenmiş olan ve yapılması zorunlu İncelemelerin sağlanması sebebiyle davacının eksik tetkikleri işlem yapmış olduğu iddiasının doğru olmadığını ileri sürmüştür. İlgili tarihte müteveffanın durumunun bildirilmiş olması üzerine her iki donör yeniden çağrılması suretiyle teste tabi tutulmuştur. Bununla birlikte sonuçlar yine de negatif çıkmıştır. Sadece bu sonuçla yetinilmeyerek virüsün DNA’sının araştırılması üzerine PCR testi de yapılmıştır. Sonrasında yine aynı sonuca varılmıştır. Elde edilmiş Sonuçlara göre verici olanlardan hasta olan kişiye kan yoluyla virüs bulaşmadığı anlaşılmıştır. Hepatit be virüsünün yalnızca kan nakli ile değil kişiler arası sıkı ilişki ile deri veya mukus membranlardan geçebileceği söylenmiştir. Kan nakli yapılmasından sonra üç aydan fazla sürenin geçmiş olduğu gözününde bulundurulduğunda müsün başka yollarla bulaşmış olmasının mümkün olabileceği hastanelerin içerisinde yaralan kan satışının mevcut olmadığı davacı olan kişilerden bu yönde ücretin alınmadığı ileri sürülmüştür. Sağlık Bakanlığının mevcut genel gelirine göre hasta yakınlarından alınmış olan kanların testlerden geçirilmek suretiyle kullanılmıştır. Davalı konumdaki doktorlar ile ilgili olarak cezai soruşturma dosyasında alınmış olan adli tıp Kurumu’nun ilgili tarihteki rapor içerisinde İl sağlık Müdürlüğü’nün incelemesi sırasında döner olan kişinin çok düşük düzeyde pozitif çıkmasının mutlak bir pozitif olarak değerlendirilemeyeceği söylenmiştir. Bu yüzden de kişinin ölümüne sebep olan virüsün bunu dönerden alınmış olunan kanla geçip geçmediğine dair tipten bir belirlemenin mümkün olamayacağının mütaala edildiği söylenmiştir. Bu halde davalı olan tarafın vekili müvekkilinin sorumluluğunun bulunmadığını iddia etmiş otopsi yapılmamış olduğundan hastanın ölüm sebebinin tespit edilemeyeceğini ileri sürmüştür. Yapmış olduğu açıklamalar neticesinde davanın reddini talep etmiştir.

Bununla birlikte diğer davalı vekilinin de iddiaları bulunmaktadır. Davalı vekili dava ile ilgili olarak bulunmuş olan talebin zamanaşımına uğradığını ileri sürmüştür. Davalı vekili kardiyolog olan müvekkilinin müteveffa hasta için yapılması gerekli olan tüm tıbbi müdahale ve gerekli işlemleri özenle yerine getirdiğini söylemiştir.  Ameliyatta olan hastanın ameliyatının rahat atlatılmasına mümkün olabilmesi için klinik mikrobiyoloji bölümünden kan talep edilmiştir. Seroloji raporu ile hastaya kanın takılmasında bir problem olmadığı belgelendirilmiştir. Sonrasında: kan verilmiş olan hasta sağlıklı bir şekilde taburcu edilmiştir. Devamında hasta olan kişinin sağlıklı olduğu belirlenmiş fakat hasta olan kişide sonrasında hepatitB virüsü olduğuna dair durum söz konusu olmuştur. Davalı vekili kendi müvekkilinin tıbbi müdahalede mi tıbbi müdahalenin sonrasında kendi üzerine düşen tüm sorumlulukları en ufak kusuru bile olmadan yerine getirdiğini Bununla birlikte ceza soruşturması içerisinde de suçlu bulunmamış olduğunu ileri sürmüştür. Belirtmiş olduğu tüm sebeplerden dolayı meydana gelen durumdan sorumlu tutulamayacağına dair savunmada bulunmuştur.

Bir diğer davalının vekili ise dava ile ilgili olarak kendime vekiline yüklenmiş olan sanatlarla müvekkil arasında bir illiyet bağının yer almadığını ileri sürmüştür. Bununla birlikte ceza soruşturması içerisinde bu durumun tespit edildiği bulunulmuş olan talebin zamanaşımına uğramış olduğu savunularak davanın reddine dair talepte bulunulmuştur.

İzmir malpraktis tazminat davası avukatı için bize ulaşabilirsiniz.

Verilmiş olan mahkeme kararından da bahsetmek mümkündür. İlgili sayılı kararı ile davalı konumunda yer alan hastanenin kendi içerisinde oluşturmuş bulunduğu klinik mikrobiyoloji ünitesinin bazı izinleri almamış olması bir eksikliktir. Ona rağmen doğrudan somut olay içerisinde istenmeyen ve olumsuz durumun ortaya gelmesi içerisinde hastanenin kusuru oluşturmayacağı belirtilmiştir. Hastaneden hasta yakınları olan kişilerin bilgisi ve muvafakatı dâhilinde temin edilmiş olan kanların sağlık bakanlığı tedavi hizmetleri genel müdürlüğü tarafından belirlenmiş olan kan ve kan ürünleri Yönetmeliği içerisindeki zorunlu testleri yapıp yapmadığı ile ilgili olarak ve eğer yapmışsa bile hastane tarafından verilmiş olan kandan hepatit B virüsünün Ölen hastaya geçip geçmediği ile ilgili olarak kesin bir veri ile İspatlanması zorunlu olduğu söylenmiştir. Dosya içerisinde yer alan adli tıp kurumu raporuna göre dönere yapılan tarama sonuçlarının en düşük düzey sınırında bulunması sebebiyle mutlak bir pozitif olarak yorumlanmasına mümkün olmayacağı sebebiyle bu kişinin ölümüne neden olan virüsün ilgili olan kişiden verilmiş olan kandan geçmiş olup olmadığı tıbbi olarak belirlenmesinin mümkün olmayacağı belirtilmiştir. Dosya ile ilgili olarak tüm kanıtlar çerçevesinde yapılmış olan değerlendirme içerisinde ölen hastanın davalı olan kişiden alınmış olan kandan hepatit B virüsü kaptığı ile ilgili olarak kesin bir bilimsel veri ile kanıt mevcut değildir. İddia edilmiş olan durum ile davalı olan kişiler arasında illiyet bağının kurulmaması ve davalı olan kişilerin kusurunun ispatlanamaması sebebiyle yerinde görülmeyen asıl ve birleşen davanın reddi ile ilgili karar kılınmıştır.

Karar içerisinde mahkeme kararının devamında özel daire bozma kararı da mevcuttur. Yerel mahkemenin yukarıda yer vermiş olduğumuz kararına karşı olarak süresi içerisinde davacı olan kişilerin vekili temyiz talebinde bulunmuştur. Yargıtay dairesi tarafından ilgili sayılı kararlar ile davacı olan kişilerin vekilinin temyiz itirazları reddolunmuştur. Bununla birlikte gerekçe sunulmuştur. Sunulan bu gerekçe ile hüküm bozulmuştur. Gerekçe içerisinde tüm dosya kapsamında davacı olan kişilerin murisleri olan kişinin öncesinde Akut Hepatit B olmamasına rağmen davalı konumdaki hastane içerisinde yapılan kalp ameliyatı sırasında verilmiş olan kan ile hepatit be kan hastalığına yakalanma neticesinde vefat ettiği belirtilmiştir. Ölenin bu sebeple vefat ettiği sabit olmakla birlikte bu durumun göz önünde bulundurulması ile davacı olan kişiler lehine uygun bir manevi tazminata hükmedilmesi gereklidir. Kişisel menfaatleri işler edilmiş olan kişiyi duyduğu ağır manevi sıkıntıyı belli bir oranda karşılamak bozulmuş olan ruhu dengeyi İyileştirmek ve mümkün olan olanaklar dâhilinde bu doğum günün yeniden sağlanması amacıyla ilgili olarak manevi tazminat kararı verilir. Manevi tazminat ile ilgili olan durumların ne kapısının takdiri hâkime aittir. Bu takdir hâkime ait bir hak ve görevi niteliğindedir. Fakat hâkim bu görevine yaparken Türk medeni kanunu içerisinde yer alan maddi hükmünü göz önünde bulundurarak hak ve net Saffet ilkelerine bağlı kalmak şartıyla taraf olan kişilerin sosyal mi ekonomik durumlarını kusurlu olan eğilimin mağdur olan kişi de yol açmış olduğu elem ve ıstırabın derecesini kendisine talepte bulunan istik sahibi kişinin toplum içerisindeki yerini kişiliğini hassasiyet derecesini göz önünde bulundurmak şartıyla makul bir tazminat belirlemelidir Ve bunda hüküm kılmalıdır. Mahkeme tarafından açıklanmış olan ilkeler çerçevesinde uygun bir manevi tazminata hükmedilmiş olması gerekli iken aksine yer verilmiş olan düşünceler ile davanın reddine dair karar kullanmış olması usul ve yasaya aykırı niteliktedir ve bozmayı gerektirir. Bu açıklamalar gereç içerisinde yer almaktadır.

Bozma kararına karşı davacı olan kişilerin vekili davalı hastane ve davalı vekilleri kararın düzeltilmesi için talepte bulunmuştur. Bunun üzerine özel daire ilgili sayılı kararı ile belirtmiş olduğu kapsam dışında kalan karar düzeltme talebinin reddine dair karar vermiştir. Kapsam içerisinde yer alanlardan bahsetmek mümkündür. Öyle ki davanın temelini vekillik sözleşmesi oluşturur. Dava içerisinde davalı kurumdaki hastane ile doktorlarının vekillik sözleşmesinden dolayı ortaya çıkan özel borcun ihlal etme olgusu söz konusudur. Vekil konumundaki kişi iş görürken yönelmiş olduğu sonucu elde edememesinden sorumlu olmaz. Vekil konumundaki kişinin sorumlu olduğu yer iş görürken sonucu ulaşmak amacı ile yapmış olduğu işi özenle yapmamasıdır. Vekilinin sorumluluğu ve genel anlamda işçi olan kişinin sorumluluğu ile ilgili olan kurallara bağlılık gösterir. Vekil olan kişi işçinin olduğu gibi özenli bir davranış sergileme zorunluluğu altındadır ve yapmış olduğu hafif kusurdan dahi sorunlu olur. Bu yüzden doktor olan kişinin mesleki alan içerisinde yer alan tüm kusurları hafif bile olsa kendi sorumluluğunun içerisinde yer aldığı kabul edilmesi gerekir. Tıp doktorları hastalarının zarara uğramaması için sadece mesleki anlamda değil genel hayat tecrübelerine göre her kişiye yükletilmesi mümkün olan dikkat ve özeni gösterme yükümlülükleri altındadırlar. Doktor tıbbi bir çalışma içerisinde yer alırken içinde bulunduğu mesleki şartları yerine getirme yükümlülüğü altındadır. Bununla birlikte hasta olan kişinin durumuna değer vermek ve tıp biliminin kurallarını üretip uygulamanın yanı sıra tedavi ile ilgili her türlü tedbiri alma yükümlülüğü altındadır. Doktor ufak bir şüphenin mevcut olduğu durumlarda bu Şüpheyi ortadan kaldırmayı sağlayacak araştırmalar yapmak ve bununla ilgili olarak koruyucu tedbirler alma yükümlülüğü altındadır. Çeşitli tedavi yöntemleri içerisinde bir seçim yaparken hasta olan kişinin ve bu hasta kişinin hastalığının nitelikleri göz önünde bulundurularak bu kişiyi risk altında sokacak tutum ve davranışlardan uzak durmalı ve en kesin yola gitmelidir. Öyle ki mesleki bir iş yapan doktor olan vekilden ona güvenen müvekkil özenli ve dikkatli bir şekilde işini yapma beklentisi içerisinde olma konusunda haklıdır. Özen göstermemiş olan vekil Türk Borçlar kanunu içerisinde yer alan hükümler uyarınca sahip olduğu vekâleti gerektiği gibi yerine getirmemiş sayılır.

Tüm dosya içerisinde yer alan davalı onay tarihi içerisinde mevcut ruhsat kapsamı dışarısındaki kan ürünü satış yapmış oldu uyarma ve cezai işlem olmasına rağmen bu fiilin mükerrer devam etmiş oldu söz konusudur. Davacı olan kişilerin murisleri olan kişinin öncesinde akut hepatit B hastalığına sahip olmamasına rağmen davalı konumdaki hastane içerisinde kalp ameliyatı yapılmış olduğu sırada kendisine verilmiş olan kan ile hepatit be hastalığına yakalanarak yaşamını yitirdiği ortadadır. Bu durumda davalı konumdaki şirketin davacı olan kişilere maddi ve manevi zararlarından dolayı vekil sıfatıyla sorumlu olduğu söz konusudur. Davacı olan kişilerin maddi ve manevi tazminat istekleri mahkeme tarafından değerlendirilerek ve davacı olan kişilerin kazanılmış hakları da göz önünde bulundurularak sonuca göre bir kararın verilmesi gerekli olmuştur. Verilmiş olan kararın bu gerekçe ile bozulmuş olması gerekirken ilam içerisinde yazılı şekilde bozulmuş olması bu kez yapılmış olan inceleme ile anlaşılmış olmak ile davacı olan kişilerin bu yöne ilişkin kararın düzeltilmesi ile ilgili olan isteklerinin kabulüne karar verilmesi gerekmiştir.

Bir diğer davalının karar düzeltme itirazları ile ilgili olarak yapılan inceleme içerisinde İngiliz tarihteki bilirkişi heyeti raporu içerisinde de belirtilmiş olduğu üzere kardiyolojik anlamda hastayı takip etmiş olan doktorun gerekli olan önlemleri almış olması uygun ve yerinde uygulanmış olan ilaç tedavileri ile hasta olan kişinin riskli olan tıbbi müdahale sorunsuz atlatmasına mümkün olmuş olması söz konusudur. Bununla birlikte bu girişimlerden aylar sonra kardiyolojik sebep dışarısında hepatit sebebiyle yaşamını yitirmiş oldu doktorun depresyonu ve yapmış olduğu teşhis ve yapmış olduğu tedavi içerisinde bir özensizliğin hatanın ihmali veya eksikliğin bulunmamış olduğu açıktır. Davalı konumdaki doktorun ameliyat sırasında gönderilmiş olan ve üzerinde bulaşıcı hastalıklarla ilgili olarak yapılan testlerin negatif nitelikte oldu: kani hasta olan kişiye usulüne uygun bir şekilde vermiş olduğu iddiası söz konusudur. Böyle bir durum içerisinde dava doktor ile ilgili olarak açılmış olan davanın reddedilmesinde hukukumuzdaki usul ve yasaya bir ihlalin Yer almadığı halde verilmiş olan kararın ilanda yazılı bir şekilde bozulmuş oldu bu kez yapılmış olan inceleme ile anlaşılmış olmak ile birlikte davalı olan doktorun kararın düzeltilmesi ile ilgili olan isteğinin kabulüne dairenin ilgili kararı bozma ilamının bozulmasına ve mahkemenin yukarda açıklanmış olan sebeplerle bozulmasına karar vermiş olması durumu söz konusudur.

Dava ile ilgili olan direnme kararını mevcudiyeti de söz konusudur. İlgili sayılı karar ile önceden yer alan gerekçelerin yanı sıra tıbbi hata ile ilgili olarak bulunulan iddiaya dayalı zarar verici hareketle zarar arasında illiyet bağının bilimsel bir nitelikte olduğu söz konusudur. Dosya içerisinde yer alan verilerden yola çıkarak hâkimin vicdani kanaati ile varılması mümkün olan bir netice söz konusu değildir. Adli tıp kurumunun raporunda meydana gelen ölüm ile ilgili hasta olan kişiye hepatit B içeren kan verilmiş olması eylemi arasında Milliyet bu bilimsel olarak ortaya çıkarılmamışken bozma kararında yer verildiği şekilde önceden kanında hepatit be bulunmamış olan hastanın hepatit be içeren kan verilmesi durumu mevcuttur. Böylece hasta hayatını kaybetmiş ve bu durum neden sonuç ilişkisinin kurulması ile illiyet bağının yer aldığı kabul etmenin bilimselliği dışlanmış olmak sonucuna varacağını belirtilmesi ile direnme kararı mevcut olmuştur.

Direnme kararının temyizi ile İlgili açıklamalar mevcuttur. Direnme kararı süresi içerisinde asıl olan ne birleşen dosya içerisinde yer alan davacı kişilerin vekili temyiz etmiştir.

Karar ile ilgili olarak uyuşmazlığın mevcudiyeti söz konusudur. Direnme ile birlikte hukuk genel kurulu önüne getirilmiş olan uyuşmazlık davacı olan kişilerin murisinin Ölümüne sebep olan hepatit be virüsünün davalı konumdaki hastane tarafından verilmiş olan kandan bulaştı dosya içerisinde kabul edilmesine mümkün olup olamayacağı ile ilgilidir. Bununla birlikte varılması gereken sonuca göre davalı kolundaki hastanenin mevcut ölüm sebebiyle tazminat yükümlülüğünün olup olmadığı da uyuşmazlık kapsamındadır.

Karar içerisinde yer alan ve açıklamaların bulunduğu kısım gerekçedir. Karar içerisinde yer alan gerekçeden bahsetmek önem teşkil eder. Öyle ki uyuşmazlığın çözülmesinde ilk olarak davacı olan Kişilerin murisi ile davalı konumdaki hastane arasındaki hukuki ilişkinin özelliğine dair açıklamalara yer vermek faydalı görülmüştür. Öyleyse bu açıklamalardan bahsetmek önem teşkil eder. İnsan hakları evrensel bildirgesi içerisinde yer alan hükme göre yaşam herkesin hakkıdır. Sağlık hakkı temel insan hakkı olarak kabul edilmiş ve ilgili madde içerisinde yer almıştır. Kendisi, Ailesi için tıbbi bakım da kapsam içerisinde yer almak üzere sağlık ve refahın sağlanmasını mümkün kılacak uygun bir yaşam düzeyine mi işsizlik hastalık sakatlık yaşlılık veyahut geçim olanaklarından kendi iradesi dışında yoksun bırakacak başka durumlar içerisinde her kişinin sahip olması gereken güvence hakkı sağlık hakkını oluşturur. Öyle ki sağlık hakkı bireyin içerisinde bulunduğu toplumca tanınmış olan ve teminat altına alınan temel insan hakları dâhilindedir.

Birleşmiş milletler ekonomik sosyal ve kültürel haklar Uluslararası Sözleşmesi içerisinde yer alan sağlık standartları ile ilgili olan hüküm de ilgili sözleşmeye taraf konumundaki devletler her kişinin mümkün olan en yüksek seviyede fiziksel ve ruhsal sağlık standartlarına sahip olması hakkını tanır. Bu sözleşmeye taraf konumunda bulunan devletlerin bu hakkı gerçekleştirmek için alacakları tedbirler söz konusudur. Öyle ki hastalık durumunda her türlü sağlık hizmetinin ve bakımın gerçekleşmesi için gerekli olan koşulların yaratılmış olması bu tedbirlerdendir. Avrupa insan hakları Sözleşmesi içerisinde yer alan hüküm de her kişinin yaşam hakkı yaşının korunması içerisinde yer almaktadır denilmiştir. Böylece uluslararası anlamda bu durumun önemi ile ilgili olarak kişiler bakımından garanti sağlanarak devletlere bu hakkın iç hukuk içerisinde yerine getirilmesi ödevi yüklenmek istenmiştir. Bununla birlikte anayasa içerisinde yer alan 90. maddede usulüne göre yürürlüğe konmuş olan milletlerarası anlaşmaların kanun hükmünde olduğu ile ilgili hüküm yer almaktadır. Ayrıca bu hükmün bahsedilmiş olan hüküm hakkında içerisinde anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa mahkemesine başvurmanın mümkün olmadığı durumu mevcuttur. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş olan temel hak ve özgürlükler ile ilgili milletlerarası anlaşmalar ve kanunlar arasında aynı konuyla ilgili olarak farklı hükümlerin yer almış olması sebebiyle ortaya çıkabilecek anlaşmazlıklarda milletlerarası anlaşma hükümlerinin esas alınacağı ile ilgili olan düzenleme söz konusudur. Bütün bunlar göz önünde bulundurulduğunda uluslararası belgeler içerisinde yer alan ve garanti altına alınmış olan sağlıklı yaşam hakkının iç hukukumuz içerisinde yansımasını görmek mümkündür. 2709 sayılı Türkiye cumhuriyeti anayasası içerisinde sağlık hukukunu teminat altına alan hükümler mevcuttur. Bu hükümlere göre her kişi yaşama maddi ve manevi varlığını koruma, geliştirme hakkına sahip olmaktadır. Devlet her kişinin hayatına ruh ve beden sağlığı içerisinde sürdürmesine sağlama yükümlülüğü altındadır. İnsan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak işbirliğinin gerçekleşmesini sağlamak için devlet sağlık kuruluşlarının tekelden planlama ve hizmet vermesini düzenleme yükümlülüklerini yerine getirmesi gerekir. Bununla birlikte devlet bu görevine kamu ve özel kesimlerde yer alan sağlık ve sosyal kurumlarından yararlanmak şartıyla onları denetlemek suretiyle yerine getirebilir.

Bahsedilmiş olan bu hükümlerle birlikte taraf olan kişiler arasındaki yer alan hukuki ilişkinin temelini ne olduğunun saptanması önem teşkil eder. Borç İlişkilerinin kaynağı dava tarihi itibari ile somut olay içerisinde uygulanması gerekli olan Borçlar Kanunu’nun genel hükümleri içerisinde Yer almaktadır. Öyle ki sözleşme haksız eylem mi sebepsiz zenginleşme borç ilişkilerinin kaynağı olarak düzenlenmiş bulunmaktadır. Özel hastane ve hasta arasında yer alan hukuku ilişkinin bir sözleşme ilişkisi oldu her türlü duraksamadan uzak konumdadır. Sözleşmeyle ilgili olarak yapılmış olan açıklamalar içerisinden önce hastane özel hastane kavramlarını açıklanmasında yarar görülmüştür.

Kanunlarımız içerisinde hasta kavramının tanımına açık olarak Yer verilmemiştir. Hasta hakları Yönetmeliği içerisinde yer alan hükümler de hasta sağlık hizmetlerinden faydalanma ihtiyacı duyan kişiler olarak tanımlanmış konumdadır.

2219 sayılı hususi hastaneler kanunu içerisinde yer alan hüküm nerede devletin resmi hastaneler içerisinden mi hususi idareler ile belediye hastaneleri içerisinden başka yatırılarak hasta tedavi etmek ya da yeni hastalık geçirmiş olan zayıf kişileri yeniden güçlendirilmesinin sağlanmasına kadar sarhoş şartlar içerisinde beslenmek mi doğum yardımların da bulunulmasının sağlanması için açılacak olan ve açılan sağlık yurtları hususi hastaneler içerisinde sayılır. Öyle ki bu açıklama özel hastanelere karşılık gelir. Kuruluş, Örgütleniş ve işleyiş biçimi ile ilgili olarak devlet ya da diğer kamu tüzel kişisi dışında yer alan kişiler tarafından hizmet yürüten ve yatırılmak şartıyla tedavi etme rehine etme ve doğum yardımında bulunma amacı ile kurulmuş olan sağlık kuruluşunun özel hastane niteliğinde kabul edilmesinin gerekli olduğu durumu söz konusudur. Özel hastane ile hasta arasında var olduğu kabul edilen sözleşmenin kurulmuş olması sözleşmenin hukuki boyutu ve hukuki niteliği uygun olarak uygulanması gerekli olan yasal hükümlerin ne olduğu önem teşkil eder. Bununla birlikte taraf olan kişilere düşen hak ve borçlar ve bunlar ile ilgili ihlalin mevcudiyeti söz konusu olduğunda yükümlülüklerin saptanması anlaşmazlığın çözülmesinde önem bir yerde olur. Özel hastaneler içerisinde yer alan ilişki hasta ile hekim arasında olmaz. Yani özel hastaneler ile hasta arasındaki Bir ilişkinin mevcudiyeti söz konusudur. Öyle ki hasta ile hastane arasında bir sözleşme ilişkisi mevcuttur.

Hasta ile özel hastane arasındaki sözleşme Borçlar kanunu içerisinde yer alan tipik bir sözleşme niteliğinde değildir. Özel hastaneye de başvuruda bulunan bir hastaya da bu hastanın kanunu temsilcisi ile yapılmış olan ve özel hastane işleticisinin Tıbbi ve diğer mutat edimleri yapmayı üstlenmiş olduğu sözleşme hastaneye kabul sözleşmesi olarak tanımlanır. Hastaneye Kıbrıs sözleşmesinin kurulmasının mümkün olması için herhangi bir şekil şartına uyma zorunluluğu yoktur. Bununla birlikte hastaneye kabul sözleşmesinin zımni irade açıklaması ile kurulması mümkün durumdadır. Hastaneye kabul sözleşmelisi ile birden çok idim için kar mı nitelikte bir sözleşme ilişkisi kurulmaktadır. Bu sözleşme özel hastanenin sahibi olan kişinin ayrı bir şekilde tedavi yükümünü üstlenmiş olup olmamasına göre tam veyahut kısmi hastaneye kabul sözleşmesi görünümünde kurulmuş olması da mümkündür. Burada adı geçen tam hastaneye kabul sözleşmesi hastane sahibinin hasta olan kişiye karşı bu kişinin hastalığının teşhis edilmesi ve tedavi edilmesi için gerekli olan tıbbi hizmetlerin sağlanması da başta yer almak üzere Hastane bakımının yapılması hastanenin organizasyonu ve hastanenin işleyişini gerçekleştirme sorumlulukları asli edim hükümleri olarak meydana gelmektedir.

Hastaneye kabul sözleşmesi karma sözleşme olarak kabul görmektedir. Öyle ki bu sözleşme türü günümüzde alman ve İsviçre hukuklarında da Türk hukukunda da karma sözleşme niteliğinde kabul edilir. Fakat uygulama içerisinde getirilmiş olan çözüm nerede farklı durumların mevcudiyeti söz konusudur. Örnek olarak şu Yer almaktadır ki alman hukuku içerisinde Kabul sözleşmesinin türü ne olduğu önemli olmaksızın hizmet sözleşmesi hükümleri uygulama bulur. İsviçre hukuku içerisinde hasta ile özel hastane arasında mevcut olan ilişki aynı şekilde serbest çalışan bir hekim ile hasta arasındaki hukuki ilişki de olduğu gibi vekâlet olarak nitelendirilir. Türk hukuku içerisinde hastaneye kabul sözleşmesinin asıl edimini oluşturan tıbbi tedavi edimine ait olması yani vekâlet sözleşmesi içerisinde yer alan düzenlemelere tabi tutulmuş olması, sadece diğer yükümlülüklerle ilgili olan tipik sözleşme hükümleri özellikleri ile örtüştüğü oranda kıyasen uygulanması amaç için elverişli olur.

İzmir doktor hatası tazminat davası için hukuk ofisimizle irtibat kurabilirsiniz.

Hastanenin işleticisi ne hastane bakımında yapılacak olan ilimlerle ilgili olarak her durum için geçerli olması mümkün olan halleri söylemek mümkün olmaz. Fakat sözleşme içerisinde net bir şekilde belirtilmiş olmamasına rağmen hasta olan kişinin sağlık durumu sahip olduğu hastalığın tipi ve hastalığın ağırlığına göre dürüstlük ilkesi tarafından zorunlu kılmış olan bütün tedbirleri alma yükümlülüğü altındadır. Eğer gerekli olan testler yapılmadan hasta olan kişinin hastalığının teşhis edilmiş olması kan grubunun saptanmasında hata yapılmış olması cerrahi müdahale içerisinde kullanılmış olan araç bugün işlerin bozuk olması gibi durumlarda hastane işleticisi konumunda yer alan kişi meydana gelen zararın tazmin etme yükümlülüğü altındadır. Yapılan hatalara verilebilecek birkaç örnek daha vardır. Öyle ki cerrahi müdahalede içerisinde kullanılmış olan aracın hatalı olma sebebi, ameliyatı takiben kullanılmış olan kompresin olması gerekenden daha fazla sıcak olması ve yanık sonucunu ortaya çıkarması, ruh hastalığına sahip olan bir hastanın kontrol edilmemiş olması sebebiyle intihar etmesi, ortaya çıkabilecek yangına karşı yapılması gerekli olan tedbirlerin alınmamış olması, bozuk olan yiyecek verilmesi sebebiyle ortaya zehirlenmelerin çıkması, gerekli olan ısıtma işlemlerinin yapılmaması sebebiyle hastalığın ağırlaşması ya da bu hastalığa sebebiyet olunması durumlarında hastane işleticisi konumunda yer alan kişi meydana gelen zararın tazminini yükümlülüğü altındadır. Bunun haricinde hastane yönetiminin somut organizasyon sorumlulukları da mevcuttur. Öyle ki hekimle birlikte tüm sağlık personelinin seçiminin yapılması bunların denetlenmesi ve organize edilmesi ile ilgili olan görevler olması gerektiği gibi yerine getirilmelidir. Bu durumu görevin uzman olmayan bir kişiye verilmiş olması durumunda organize eden tarafın kusuru mevcut olur. Yani yönetimin tazminat sorumluluğu ortaya çıkar.

Hasta olan kişi hastaneye başvurduktan sonra kabul edilmesi ile birlikte hastane yetkililerinin sorumluluğu altına girmiş olur. Böylece hasta kendisine sağlanması mümkün olan en iyi bakım ve tedavi hizmetini Alma talebine sahip olur. Hastanenin işletmecisi konumunda yer alan kurumun organizasyon yükümlülüğü esasen onun hasta olan kişinin şahsına göstermek ile sorumlu olduğu özen borcuna karşılık gelir.

Hasta sahip oldu hastaneye kabul sözleşmesi içerisinde hastanenin vermiş olduğu bakım hizmetleri ile ilgili olarak yalnızca hastane işletmesinin sorumlu olduğunu iddia edebilir. Sözleşme içerisinde yer alan diğer taraf konumundaki hasta ya da hastanın yasal temsilcisinin kendilerine özel hastane tarafından sunulmuş olan tıbbi hizmet karşısında daha önceden belirlenmiş olan belirli bir miktarda ücret ödemekle sorumludurlar. Bununla birlikte hasta ya da hastanın yasal temsilcisi belirli imkânlar ölçüsünde mevcut rahatsızlık ile ilgili bulgular ve hastalığın devamı ile ilgili olan durumlar için Hastaneye bilgi verilmelidir. Eğer mevcut ise hasta ya da hastanın yasal temsilcisi belgelerin de muayenenin yapılmış olduğu esnada hekime vermelidir. Öyle ki Borçlar kanunu içerisinde ya da mevcut olan diğer kanunlarda düzenlenmiş olan hastaneye kabul sözleşmesi dâhilinde davalı konumundaki hastanenin yükümlülüğü için uygulanması mümkün olan yasal hükümlerin incelenmesi gereklidir. Öyle ki mevzuat içerisinde özellikle Borçlar kanununda yer alan hükümler Çerçevesinde şunlar söylenebilir ki vekil özen borcu için hedefte tutulmuş olan sonucun başarılı olmasını sağlamak amacıyla işlerin mutat Cereyanına göre gerekli olan girişim ile davranışlar içerisinde bulunmalıdır. Vekilin özel borcu işin görülmüş olduğu sırada yönel inen sonucun dolmaması değil bu sonuca erişmek amacıyla yapılmış olunan faaliyetlerin özenle yürütülmüş olmasıdır. Özen borcunun sağlanmaması durumunda ispat yükü vekilde olur. Vekil yalnızca başarılı bir sonucun ortaya çıkmadığını İspatlayarak sahip olduğu bu külfeti yerine getiremez. Öyle ki vekilin mesleğin kurallarına uygunluk teşkil etmeyen bir davranış içerisinde bulunduğu iddiası ile işlerin olması gerektiği gibi bir sonuca ulaşamamasında etkili olduğunu ispatlaması gerekir.

Somut olay içerisinde yer aldığı gibi özel hastane ile hasta arasında mevcut olan anlaşmazlığın vekâlet sözleşmesi ile ilgili olan hukuksal hükümlere göre çözülmesi gerektiği hususunda öğreti ile Yargıtay’ın istikrar kazanmış bir uygulamasında paralellik söz konusudur.

Mevcut olan tüm açıklamalar ile somut olayın incelenmesinde ortaya bazı sonuçlar çıkmaktadır. Davacı olan kişilerin murisi ilgili yıl içerisinde kalp krizi geçirmiştir. Sonrasında davacı olan kişileri Murisine davalık konumundaki hastanede stent takılmıştır. Yapılmış olan bu operasyonunun öncesinde annemi sorunu sebebiyle davalı kurumdaki hastane içerisinde yer alan kan merkezinden ölene iki ünite kan verilmiştir. Davacı olan kişilerin muris taburcu olduktan neredeyse üç ay sonra eklem ağrıları bulantı ve halsizlik şikâyeti ile birlikte sarılık belirtilerini meydana gelmesi sebebiyle hastaneye başvurmuştur. Yapılmış olan tetkikler içerisinde ölen kişi de hepatit B virüsü saptanmış ve yapılmış olan müdahalelere rağmen kurtarılamaması sonucunda kişi hayatını kaybetmiştir. Ölüm sebebinin dosya içerisindeki adli tıp raporunda hepatit virüse bağlı olarak gelişen fulminer ve Hepatit B karaciğer yetmezliği olduğu ortadadır. Yerel mahkeme ile özel Daire arasında yer alan uyuşmazlık mevcut hastalığa bağlı olarak ortaya çıkan ölümün davalı konumundaki hastaneden temin edilmiş olan kan sebebiyle oluştuğunun ve bunun devamında davalı konumdaki hastanenin sorumlu olup olmadığının kabul edilmesi ile ilgilidir.

Ölen kişinin hepatit B virüsü sebebiyle hastalanmış oldu anlaşılmıştır. Sonrasında nakil edilmiş olan kanların vericilerine tekrardan ve daha ileri seviyedeki testler yapılmıştır. Kan vericilerinden birisinde düşük değerde virüsün mevcudiyeti saptanmıştır. Mahkeme tarafından yapılan bilirkişi incelemesi içerisinde bilirkişi heyeti üyelerinden İç hastalıkları anabilim dalı başkanı olan yüce verilmiş olan mütalaa da dönerde mevcut olan değerin düşük bir fitre olmanın yanı sıra verilmiş olan kanın bulaşıcı nitelikte olduğuna dair bir bulguya ifade etmiştir. Tek seferlik malzemelerin kullanılması nedeniyle hastalığın hastane tarafından kullanılmış olan malzemelerden bulaşmasının mümkün görülmediğini ileri sürmüştür. Üstün ise cinsel ilişki berber malzemeleri uyuşturucu kullanımı ve benzeri yolları ile bulaşmasına mümkün olacağı fakat hasta olan kişinin 84 yaşında bir kadınım oldu düşünüldüğünde bu ihtimallerin muhtemel olmadığını ifade etmiştir. Bununla birlikte hasta olan kişinin hepatit B tablosunda kuvvetle muhtemel verilmiş olan ne içerisinde bulaşıcılık taşıyan kanın sebep olduğu ifade edilmiştir. Aynı rapor içerisinde sağlık bakanlığına ait olan Kan nakli ile ilgili olan yönetmelik içerisinde zorunlu tutulmamak ile birlikte hepatit hastalığının ileri tetkikler ile saptanmasının mümkün olduğu yer almıştır.

Öyle ki bu dava ile ilgili olarak verilmiş olan tüm ayrıntılar göz önünde bulundurulduğunda yaşam ve buna bağlı olan sağlık hakkı bireyin sahip olduğu en temel haklardan olduğu söylenebilir. Bunlar yasalar tarafından korunmaktadır. Toplum içerisinde yer alan bireyin kendisini ya da kendi yakınlarına emanet ettiği kişilerden en yüksek derecede özen ve dikkat göstermesi ne beklemesi normal bir durumdur. Bununla birlikte hasta ve doktor veya hastane arasındaki ilişkilerde yerleşik içtihatlar ile uygulanması gerekli olan vekâlet sözleşmelerinin temelli Özen borcuna dayanmaktadır. Vekâlet sözleşmeleri içerisinde kural vekilin yapılmış olan işlemden zarar gördüğünü ileri sürmesi durumunda bu durumun vekil eden tarafından kanıtlanmasıdır. Karar içerisinde yer alan somut olayda davacı konumundakiler kendi murisine verilmiş olan kan içerisinde tek başına hasta etmeye yeterli olup olmayacağı ile ilgili olarak tıbbi anlamda kesin yargıya ulaşamayacaklarını mütalaa etmektedirler. Hepatit be virüsünün yer aldığı ve meydana gelen ölümün bu hastalık sebebiyle ortaya çıkmış olan tablo ile gerçekleştiği anlaşılır. Davalı konumundaki hastane kendi kan deposunu kullandığı sırada dönerlerin bağışlamış oldukları kanlar ile ilişkin sağlık bakanlığı tarafından yapılması gerektiği öngörülmüş olan testleri yaptıklarını ve meydana gelen sonuçların kanın taşıyıcı nitelikte olmadığı durumu söz konusu olmasıyla birlikte alınan bilirkişi raporu içerisinden teknolojik olarak çok daha az yanılma payı içeren ileri tetkikler ile virüsün saptanmasının mümkün olduğu meydandadır. Ölen kişide de meydana gelen durum üzerine yeniden yapılmış olan inceleme içerisinde bu testler ile donörün virüs taşıdığı da saptanmıştır.

Yasal prosedüre uygun olarak kurulmuş olan ve yasal prosedüre uygun olarak işletilen denetim mekanizması dahilinde çalışmak ile birlikte veri bu işin yapılması ve veri naklinin yapılmasını sağlayan kan merkezlerinden temin edilmesi mümkünken hasta olan kişi hızlı bir müdahalenin sağlanması için bile olsa kendisi tarafından oluşturulmuş sistemden kan temini yapan davalı konumundaki hastanenin en yüksek miktarda özel mi dikkati gösterme yükümlülüğü vardır. Verilmiş olan kanda hastanın ölümüne sebep olan hastalığa ilişkin bulaşıklık mevcut olduğu ortada iken hastanın vücudunda meydana gelen hastalığın verilmiş olan bu kandan değil farklı bir nedenle kendisine bulaştığını davalı konumundaki hastanenin ispat etmesi gerekir. Ancak dosya göz önünde bulundurulduğunda bu durum davalı konumundaki hastane tarafından tespit edilememiştir. Bu durum karşısında mahkeme tarafından illiyet bağının tam anlamıyla saptanmasının muhtemel olmadığı sebebiyle davalı konumundaki hastane açısından asıl be birleşen davanın reddi ile ilgili olarak verilmiş olan karar usul ve yasaya aykırılık teşkil eder. Bu sebeple de hükmün bozulmasına dair kararın verilmesini gerektirir. Hukuk genel kurulu içerisinde yapılmış olan görüşmeler esnasında mevcut bilirkişi raporunun ortaya çıkan sonuç ile hareket arasındaki illiyet bağını kurmak için yeterlilik teşkil etmediği ve yeniden konusunda uzman bilirkişilerden rapor alınarak tereddütlerin getirilmesine ihtiyaç duyulması söz konusudur. Verilmiş olan hükmün gerekçe ve nedenler ile bozulması gerektiğine dair mevcut görüş açıklanmış olan sebeplerle kurulun çoğunluğu tarafından benimsenmiş bulunmaktadır. Öyle ki sonuç itibari ile hukuk genel kurulu tarafından benimsenmiş olan özel daire bozma kararı içerisinde gösterilen gerekçe ve açıklanmış olan tüm sebeplerle direnme kararının bozulması gerekli olmuştur.

Sağlık Hukuku İçerisinde Malpraktis Davası

Malpraktis, Türkiye’de sağlık hukukunun uygulanması ile ilgili olan bir kavramdır. Tıbbi hata olarak da adlandırılan malpraktisten kaynaklanan uyuşmazlıkların uygulama bulması için hukuki anlamda bir korunma sağlanmıştır. Öncelikle bu durumla ilgili olarak söylenmesi gereken bazı karbonlar vardır. Bu Kavramlardan ilki hastalar üzerinde yapılan müdahaledir. Öyle ki kişilerin vücuduna müdahale etmek tamamen kişisel bir hak olması sebebiyle yasa dışıdır. Vücut bütünlüğü hakkı yaşama hakkının bir parçası olarak yer almaktadır. Hekimlerin hastaların vücuduna müdahalede bulunabilmeleri için bazı koşulların sağlanması gerekir. Bu koşullar sağlandığı takdirde vücuda müdahale etmek yasal hale gelir. Yasal olarak vücuda müdahale yetkili kişi tarafından yapılması gerekir. Vücuda müdahalede bulunmak için bilgilendirilmiş onam alınması gerekir. Hekimlerin tıbbi müdahalede bulunmalarının mümkün olması için tıp bir gerekliliğin söz konusu olması gerekir. Bununla birlikte hekimlerin yapmış olduğum müdahale tıp bilimi standartlarına ve etik kurallarına göre olmalıdır. Bu koşulların sağlanması halinde hekimlerin tıbbi müdahalede bulunmaları yasal hale gelir.

İzmir‘de malpraktis doktor hatası tazminat davaları için Avukat İdil Su Aydın ile iletişime geçerek detaylı bilgi ve randevu alabilirsiniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir