MANEVİ TAZMİNAT AVUKATI

MANEVİ TAZMİNAT AVUKATI

TAZMİNAT NE DEMEK?

Tazminat, hukuka aykırı bir fiilin sonucu olarak ortaya çıkan maddi ya da manevi zarara karşılık olarak telafi edilmeye çalışan bir bedel veya zarar ödeneği olarak tanımlayabiliriz. Tazminat zararların giderilmesini amacı ile sorumlu olan kişi ya da kişiler tarafından zarar gören mağdura ödenen veya mahkeme tarafından ödenmesine karar verilmiş olan parasal ya da bir değer veya edimi şeklinde ifade edebiliriz. Mahkemeler kişilik haklarının uğramış oldukları zararları gidermek amacı ile manevi tazminat, hukuka aykırı bir fiil sebebi ile mal varlığında yaşanmış olan eksilmeleri telafi etmek üzere maddi tazminat ya da bir hukuka aykırı eylemin yarattığı düşünülmüş olan meydana gelen bütün zararın ödetilmesi amacı ile cezalandırıcı tazminat ödenmesine karar verilebildiği açık bir şekilde görülebilmektedir.

İzmir manevi tazminat avukatı arayışlarınız için bize ulaşabilirsiniz.

TAZMİNAT KAVRAMI NASIL ORTAYA ÇIKTI?

Tazminat, bir kişinin meydana getirmiş olduğu hukuka aykırı olan haksız bir eylem sebebi ile kişinin kendi kusuru ile ortaya çıkarmış olduğu zararı ödeme yükümlülüğü olduğundan yukarıda bahsettik. Tazminat kendiliğinden doğan bir borç olarak karşımıza çıkmaktadır. Tazminat kavramı Borçlar Hukukunun bir sonucudur. Eksilmiş olan bir şeyi yerine koymaktır olarak kısaca aklımızın bir köşesinde tutulabilir. Özellikle şu noktayı vurgulamamız gerekir ki tazminat kesinlikle bir ceza olarak tavsif edilemez.

Haksız eylemi tanımlayacak olur isek; bir kimsenin herhangi bir hukuk kuralına ya da önceden yapmış olduğu bir sözleşmeye aykırı davranmak şeklinde ifade edebiliriz. Ortada karşı tarafa karşı yapılmış olan bir haksızlık mevcuttur. Tazminat kavramı karşı tarafa verilmiş olan bir zarar ile meydana çıkar. Bu konu ile ilgili bir örnek verecek olur isek alınmış olan bir arabanın tekerini patlatan bir kişi için söz konusu arabayı tamir ettirme borcu ortaya çıkmış olur. Haksız bir fiili genel olarak inceleme fırsatı bulduğumuzda görülecektir ki haksız eylem aslında her zaman suç olarak nitelendirilemez. Misal verecek olur isek; bir çocuk oyun oynadığı esnada istemeden, yanlışlıkla bir cam kırar ise söz konusu olan bu çocuk suç işlediği gerekçesi ile hapse atılmaz fakat ne var ki bu çocuğun velisi kırılan camı ödeme yükümlülüğü altına girer ve ödenmesi mecburi bir durumdur.

Haksız fiil bazen de aynı zamanda suç davranışı ile de birleşebildiği gözlemlenebilmektedir. Buna bir örnek verece olur isek; bir kişinin bilerek ve isteyerek kolunu kırmak darp suçu olarak tavsif edilir fakat bu kişinin ameliyat masraflarını ödemek gerekir ise aynı zamanda bu durum bir haksız fiil teşkil eder. Mağdur olan taraf hem ceza mahkemelerinde bir ceza davası açılması için suç duyurusunda bulunabilme hakkına sahip iken hem de bunun üzerine hukuk mahkemelerinde tazminat davası açabilme imkânına sahiptir. Söz konusu olan mağdur kişi bu saydığımız 2 seçenekten ikisini birden ya da herhangi birisini tercih edebileceği gibi, isterse de ikisini de açmayabilir. Tercih tamamen mağdur olan kişinin kendisine bırakılmıştır. Tazminat eksilen bir şeyi yerine koymak olduğu için bazen de alınmış olan şeyi ya da eşdeğerini geri vermek veya bozulan şeyi bizzat tamir etmek, üstelik bazen özür dilemek bile tazminat sayılabildiği görülmektedir. Mahkeme kararı ile kişinin sözlü, yazılı veya pano ya da basın yoluyla özür dilemesi de somut olaya bağlı olarak istenebilmekte ve mahkeme buna karar verebilmektedir.

Tazminatın borçlusunun sahip olduğu göre farklı farklı yargı mercilerine başvurmak gerekir. Bu bahsettiğimize bir örnek vermek istersek eğer kişilerin kendi aralarında tazminat gerektirmiş olan uyuşmazlıklar için hukuk mahkemelerinde dava açılması bir usul kuralı iken, devletin yol açmış olduğu zararlar için idare mahkemelerinde tam yargı davası açılması icap eder. Bazı hal ve durumlarda ceza mahkemeleri de haksız arama ya da el koymadan kaynaklanan zararlar için tazminata karar verebilir.

TAZMİNAT DAVASI TÜRLERİ NELERDİR?

Tazminat davası türleri kendi içerisinde çeşitli ayrımlara uğramış olmaktadır. Şöyle açıklarsak eğer ceza davalarından doğmuş olan hakların sonucunda talep edilmiş olan tazminatlar ile iş davalarından doğmuş olan haklar ile talep edilen tazminatlar birbirinden farklı olduğu görülmektedir. Türk Medeni Hukuku kapsamı uyarınca incelendiğinde görülecektir ki birçok dava türünde tazminat hakkı var olmaktadır. Fakat ne var ki tazminat talep etmiş olan tarafın kusursuz ya da az kusurlu olması aranılan bir koşul olarak karşımıza çıkar. Ayrıca buna ek olarak tazminata hükmedecek karar yetki merci kişiler değil, mahkeme ve hâkimdir. Hâkim, tazminat hakkına karar verirken karşı tarafında ödeme gücüne ve kusurlarına bakarak bir inceleme gerçekleştirmesi gerekmektedir. Bizler bahsettiğimiz bu tazminat çeşitlerini 6 başlıkta belirtmemiz mümkün olmaktadır. Bunlar;

  • Maddi tazminatlar
  • Manevi tazminatlar
  • İş akdinin feshinden kaynaklanan tazminatlar
  • Sözleşmeden kaynaklanan tazminatlar
  • Yanlış tedavi uygulanmasından kaynaklanan tazminatlar
  • Ceza hukukundan oluşan tazminatlar

Tazminat davası türleri de kendi içerisinde kısımlara ayrılır.

MADDİ VE MANEVİ TAZMİNAT TÜRLERİ NELERDİR?

Tazminat hukukunu ele aldığımızda, tazminat şekilleri 2’ye ayrılır bunlardan biri maddi tazminat diğeri ise manevi tazminattır. Maddi tazminat, kişinin malvarlığında var olan eksilmenin talep edilmesi olarak kısaca tanımlanabilir. Bu tazminatı kişinin uğramış olduğu zarar kadar mahkeme tazminat değeri belirleyecektir,  mahkeme daha fazlasına hükmetmeyecektir. Manevi tazminat ise kişinin uğramış olduğu haksız fiil sebebi ile duyduğu elem ve üzüntü adına talep edilmektedir. Aşağıdaki yazımızda manevi tazminat kavramı çok daha detaylı olarak ele alınacaktır.

Tazminat davaları; sözleşme ihlali, suç işlenmesi, trafik kazası, malpraktis (doktor hatası), iş kazaları, boşanma, nişanın bozulması sebebi ile maddi ve manevi tazminat olarak birden fazla türü vardır.

Maddi Haklardan Oluşan Tazminatlar

  • Destekten yoksun kalma tazminatı
  • Kazanç kaybı
  • İş gücü kaybı
  • Boşanmalara ilişkin tazminatlar
  • Trafik kazalarına ilişkin olan tazminat hakları

Manevi Haklardan Oluşan Tazminatlar

  • Boşanmalardan oluşan tazminatlar
  • Hakarete dayalı tazminatlar
  • Beden ve ruh sağlığının bozulması sebebinden tazminat hakkı
  • Kişilik haklarına saldırı
  • Kişilik haklarına basın ve yayınla saldırı
  • Nişandan ayrılmadan doğan haklar sebebiyle tazminat hakkı
  • Babalık davasından oluşan haklar sonucu olan tazminatlar

MANEVİ TAZMİNAT KAVRAMI VE ÖZELLİKLERİ

Kişi varlığı ( şahsiyet ) hakları; ekonomik değer taşımamakta olan manevi özellikteki haklar olarak kısaca tanımlayabiliriz. Kişilik hakkının konusunu oluşturmakta olan değerlerinin korunması, hukukun tam merkezinde yer almış olan kavramlardan birisidir. Ek olarak kişilik hakkının hukuka aykırı bir biçimde ihlal edilmiş olması ölüm ve fiziki bütünlüğün ihlali durumlarında da manevi tazminat talebi kanunda ayrı özel olarak düzenlenmiştir.

Manevi tazminat, kişi haklarının ihlâlinin bir sonucu olarak eski toplumlardan çok, özellikle sanayi ve teknolojinin oldukça geliştiği ve ilerlemiş olduğu toplumlarda önem kazanmaya başlamış ve bu vesile ile hukuk alanında da uygulama bulmuş bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Sanayi ve teknolojinin ilerlemesi ile beraber maddi zararların sayısında gözle görülebilir bir artış yaşanırken bu sayede manevi zararlar da ortaya çıkmaya başlamıştır. Bundan dolayı manevi zararların giderilmesi ve bir olaydan zarar gören bireylerin çekmiş oldukları acıların dindirilerek yaşama yeniden bağlanmalarının sağlanması amacı ile manevi tazminat kurumu benimsenmiş olup zaman içinde uygulamaya konulmuştur. Manevi tazminat görüleceği üzere artık tüm hukuk düzenlerince benimsenmiş olan bir yaptırımdır. Ayrıca manevi tazminatın var olan içeriği de giderek genişleyerek daha fazla uygulama alanı bulmaktadır.

Manevi tazminat avukatı İdil Su Aydın’la iletişime geçebilirsiniz.

Sanki maddi bir zarara uğramış bir kişiye maddi tazminat ödenmesi gibi manevi tazminat da kişinin manevi bir zarara uğramasının sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Manevi tazminat, kişi varlığı ile ilgili olup kişinin haksız bir fiil sonucunda duymuş olduğu fiziki ve manevi acı, elem, keder, ıstırap ve yaşama hevesinde meydana gelen bir azalma nedeni ile uğranılan manevi zararları giderecek ya da hafifletecek bir şekilde nakit veya nakitten başka tazmin şekli olarak tanımlanabilmektedir. Şu var ki manevi tazminat kavramı, maddi tazminat kavramına kıyas ile daha karmaşık olduğu söylenebilir. Bu sebepten ötürü manevi tazminat kavramı üzerinde tartışmaların yapıldığı bir kavram olarak meydana çıkar. Bunun da esas nedeni manevi zarar kavramı üzerinde şu ana kadar tam olarak bir görüş birliğinin sağlanamamış olmasıdır. Maddi zararın hem tespiti, hem de giderilmesi manevi tazminata oran ile daha kolay iken; manevi tazminatın tespiti, niteliği ve karşılanması sorunu oldukça güçtür. Kişinin malvarlığında meydana gelmiş olan zararın tamamen giderilmesi ve eski halin aynen sağlanması çoğu zaman mümkün olarak görülmekte iken; manevi varlıkta meydana gelmiş olan zararlarda ise zararın bir bütün olarak giderilmesi ve eski halin iadesi maalesef ki mümkün değildir. Şu var ki yaşanmış olan manevi üzüntüyü gidermek, ruhsal acıyı hafifletmek ve bozulmuş olan ruhsal psikolojiyi yeniden sağlamak için de bir araca ihtiyaç var olmaktadır. Bu araç ise belirtilmiş olduğu üzere yaygın olarak duruma göre bir miktar para ödeme yöntemi ile olmaktadır.

Manevi zararın miktarının belirlenmesi konusunda bir tarafta zarar gören kişinin uğramış olduğu zararın telafi edilme çabası diğer bir yanda ise bireyin hissetmiş olduğu ruhsal ve psikolojik çöküntüyü tatmin ederek dengeleme amacına hizmet çabası söz konusu olduğunda bu durum parayla ölçülemez ancak sadece hâkim tarafından takdir edilebilir. Şunu özellikle vurgulamak gerekir ki bu durum hâkimin keyfi bir şekilde karar verebileceği şeklinde yorumlanmaması gerekir.

Tazminat, kişiler arasındaki menfaat dengesinin gözetilmesi amacına hizmet eden kurum olarak tavsif edilebilir. Manevi üzüntülerin ve kayıpların telafisi olarak görüldüğü ve belirttiğimiz üzere manevi tazminat kurumundan yararlanılmaktadır. Tazmin etme borcu bir sözleşmenin konusu olabileceği gibi haksız fiil ya da sözleşmeye karşı olan aykırılıktan da meydana çıkabilir. Şu unutulmamalıdır ki manevi tazminat, maddi bir zararın tazmini özelliğini taşımaz. Bu tazminatın amacı; kişilik haklarına yöneltilmiş haksız bir saldırı sonucunda, saldırıya uğrayan tarafım manevi zararını, çektiği üzüntü ve uğradığı ruhsal sarsıntıyı gidermeye yardımcı olacak amacıyla ruhsal tatmin yoludur. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ( HGK ) vermiş olduğu kararda manevi tazminatın amacının yalnızca rahatlatmak duygusu vermek olmadığını aynı zamanda zarar veren tarafın da, dikkat ve özen göstermek konusunda etkileyecek bir yaptırım ile caydırıcı olabilme olduğu olarak açıklamıştır.

Türk Borçlar Kanununu ( TBK ) ele aldığımızda manevi tazminat talebinde bulunabilmek için sayılı belirli şartların bulunması gerekmektedir. Manevi tazminatın şartlarına göre; kişinin kişilik hakkı hukuka aykırı bir şekilde zarar görmeli, ortada bir manevi zarar bulunmalı, manevi zarar ile eylem arasında uygun bir nedensellik ( illiyet ) bağı bulunmalı, zarar veren tarafın sorumlu olması için kusurunun bulunması ya da kusursuz sorumluluk hallerinden birisinin bulunması icap etmektedir. Manevi tazminatın talep edilebilmesi için maddi zararın doğmuş olması aranan şartlardan birisi değildir. Buna karşılık olarak bir eşyaya yönelik bir tecavüz ya da bir edimin yerine getirilmemesi nedeni ile kural olarak manevi tazminata hükmedilemez.

Türk Borçlar Kanunu 56. madde uyarınca manevi tazminat talebinde bulunabilmek için yaşama hakkının ihlal edilmiş olası ya da fiziki bütünlüğün zedelenmesi unsurları yer almaktadır. Yaşam hakkının ihlal edilmiş olması durumunda, ölen kişinin yakınları üzerinde manevi bir zarar meydana gelmesi lazımdır. Beden bütünlüğünün ihlali halinde ise yaralanan kişide manevi zarar meydana gelmiş olmalı ve kişilik değerlerinde kendi iradesi dışında bir eksilme olması icap etmektedir.

Manevi tazminattan meydana gelen talep hakkı alacak hakkı olduğundan dolayı kişiliğe bağlı bir talep olarak nitelendirilemez. Manevi tazminatın bu özelliği, mirasçılara intikal etme konusunda kendisini göstermektedir. Türk Medeni Kanunu ( MK ) 25. Maddenin 4. fıkrasında manevi tazminat istemi, karşı tarafça kabul edilmediği müddetçe devredilmesi mümkün değildir ve miras bırakan kişi tarafından ileri sürülmedikçe mirasçılara geçme imkânı tanınmaz.

Manevi tazminatın işlevini açıklayan temel olarak 3 teori sayılmaktadır. Bu teoriler; sübjektif, objektif ve karma teoridir. Söz konusu bu teoriler manevi tazminatın türünün ve miktarın belirlenmesinde etkili olacak fikirler ileri sürmektedir. Sübjektif teori, kişinin huzurunun bozulmasını manevi zararın unsuru olarak belirlemesine karşılık, objektif teori kişilikte meydana gelmiş olan objektif eksilmeyi manevi zarar olarak tasvir etmektedir. Karma teoriye göre ise her 2 görüşü birbirine bağdaştırarak kişilik değerlerinde ve ruhsal bütünlükte meydana gelen eksilmeyi manevi zarar olarak tanımlar.

I. Manevi Tazminatın Yasal Dayanakları

 A. Genel Olarak

 Türk Medeni Kanunu madde 25, kişilik hakkına saldırı halinde saldırıya uğrayan ‘davacının, … manevi tazminat isteminde bulunabileceğini hüküm altına almıştır.

Türk Borçlar Kanunu madde 58, kişilik hakkının zedelenmesinde manevi zarar talebini düzenlemekte olan genel kuraldır.

Türk Borçlar Kanunu madde 58, başka bir kanun özel olarak kişilik hakkının hukuki olgularını farklı düzenlemediği durumlarda uygulanmakta olan genel kuraldır.

Türk Borçlar Kanunu madde 56, bedensel bütünlüğün ihlalinde manevi tazminat talebini özel olarak düzenlemiştir. Bu nitelikte özel düzenlemelere örnek vermek gerekir ise Türk Borçlar Kanunu madde 47, 437, 438/III ve Türk Medeni Kanunu madde 123, 158/II, 174 hükümlerinde rastlamaktayız.

Bunlardan Türk Borçlar Kanunu madde 56, özel kanunlardaki ölüm ve bedensel bütünlüğün zedelenmesi durumunda gerçekleşen manevi tazminat taleplerinde genel hüküm olarak uygulandığı görülür.

Türk Borçlar Kanunu madde 56 gibi, Türk Borçlar Kanunu madde 58’de kendine özgü sorumluluk kuralı olmayıp, diğer hukuk kurallarından kaynaklanan sorumlulukta değerlendirilmesi gereken tazmin kuralıdır.

Türk Borçlar Kanunu madde 58, ona göre özel kural niteliğinde olan Türk Borçlar Kanunu madde 56 ile aynı amaca yönelik olduğu açıkça gözlemlenmektedir.

B. Manevi Tazminatın Belirlenmesinin Yasal Dayanakları

 Kişilik hakkının manevi tazminat ile korunmasının yanında bir de Türk Medeni Kanunu madde 24 ve madde 25 kişilik hakkının diğer hukuki imkânlar ile korumasının yollarını da belirlemiş olduğu ifade edilmiştir. Korunmanın ihlal edilmesi durumunda ise, kişilik değerleri saldırıya uğrayana manevi tazminat talep etme hakkı Türk Borçlar Kanunu madde 25/III ile tanınmıştır.

Türk Medeni Kanunu madde 23 ve 24 genel hükmü dışında, kişilik hakkının bazı görünümleri özel hükümler ile ( örnek verir isek beden bütünlüğü ve ölüm ( Türk Borçlar Kanunu madde 53 ve 54 ), kişinin adı ( Türk Medeni Kanunu madde 26/II ), nişanın bozulması (Türk Medeni Kanunu madde 121 ), evlenmenin butlanı ( Türk Medeni Kanunu madde 158/ III ), boşanma (Türk Medeni Kanunu madde 174), Fikir ve sanat eseri sahibinin manevi haklarında ( Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu madde 70/I ), patent hakkında (Patent HKHK. ,  madde 137/I b), endüstriyel tasarımda ( ET HKHK marka hakkında ( Marka HKHK. , m. 62/I b )) düzenlenmiş olup ve bunlara aykırılığın yaptırımı olarak da manevi tazminat öngörülmüştür.

Türk hukukunu ele aldığımızda ek olarak bazı hakların ihlalinin manevi tazminat yaptırımına bağlanmış olduğu Türk Ticaret Kanunu madde 52 (1), 56 (1) e ve 527; Ceza Muhakemeleri Kanunu madde 141/, 223/III, İdari Yargılama Usulü Kanunu madde 28/III, Nakdi Tazminat ve Aylık Bağlanması Hakkında Kanun, madde 3, 6; Türkiye Radyo ve Televizyon Kanunu, madde 32/III özel hükümlerine denk gelindiği görülmektedir.

Tazminat borcunun kaynağı olarak manevi tazminat, haksız fiil hükümleri içinde hüküm altına alınmıştır. Haksız fiil sorumluluğunu doğurmuş olan Türk Borçlar Kanunu madde 58 ( Borçlar Kanunu madde 49 ) genel olarak, hukuka aykırı olan kişilik hakkı saldırıya uğramış kişinin ya da kişilerin manevi zarara uğramış ise manevi tazminat talep edebileceği; özel olarak da, Türk Borçlar Kanunu madde 56 ( Borçlar Kanunu madde 47 ) ’da beden bütünlüğü ihlal edilen kişinin ya da ölüm halinde ölenin yakınlarının manevi zararlarını tazmin için manevi tazminat talep edebileceğini hüküm altına alınmıştır.

Türk Borçlar Kanunu madde 58, zarar görenin “ kişilik hakkının zedelenmesi ”  ve “ uğradığı manevi zarara karşılık” manevi tazminat talep edilebileceğini belirterek saldırının objektif sonuçlarının yanında ek olarak zarar görendeki sübjektif sonuçlarının da dikkate alınması gerektiğini düzenlemiştir.

Beden bütünlüğünün zedelenmesinde ise, “ olayın özelliklerinin ” dikkate alınarak uygun bir manevi tazminatın belirlenmesinden bahsetmiş olduğundan, yine ihlalin zarar görendeki sübjektif sonuçlarının dikkate alınmasını öngörmüştür. Buna karşı olarak zarar gören kişinin ya da ölenin yakınları için sübjektif yaklaşıma yer vermeksizin manevi tazminatın uygun olması gerektiğini belirtmekle yetinmiştir. Özellikle belirmek gerekir ki Türk Borçlar Kanunu 56. maddenin 1. fıkrasında düzenlenmekte olan “ olayın özellikleri” yansıma zararda da dikkate alınması gereken bir unsurdur olarak karşımıza çıkmaktadır. Sözleşmeye aykırılık halinde de, Türk Borçlar Kanunu 114. Maddesinin 2. fıkrasındaki atfıyla kıyasen, manevi zararı ispat yükü zarar görende olmak üzere manevi zararın tazmini söz konusu olmaktadır.

Türk Borçlar Kanunu madde 56 ve madde 58’in Yarışan Haklar Olarak (Kümülatif) Uygulanabilmesi

Farklı 2 hukuki sebebe ilişkin hukuki olguların olayda gerçeklemesi durumunda, yani hem Türk Borçlar Kanunu madde 56, hem de Türk Borçlar Kanunu 58. madde hükümlerinin olguları olayda ayrı ayrı gerçekleştiğinde ayrı ayrı manevi tazminata hükmedilir. Ancak ne var ki birine verilen manevi tazminat miktarının, diğer manevi tazminat miktarının belirlenmesinde azaltıcı etkisi meydana gelmektedir. Bu konuda İsviçre Federal Mahkemesi bir kararında ise yargılamada davalının haklılığını tespit ettikten sonra kişilik hakkının ihlali nedeni ile 10.000 Frank ve ayrıca psikolojik bozukluk sebebi ile de 20.000 Frank’a hükmettiği görülmüştür.

Kişiye Sıkı Surette Bağlı Hak Niteliğinden Zarar Görenin Hakkı Talep Etmesi ile Alacak Hakkına Dönüşmesi

Manevi tazminat talebinin mirasçıya geçmesi hususunda, doktrinde manevi tazminatın amaç ve unsuru ile ilgili çeşitli yaklaşımlara bağlı olarak farklı görüşler ileri sürülmüştür. Manevi tazminata tatmin veya denkleştirme fonksiyonunu atfeden sübjektif görüş, manevi tazminatı kişiye sıkı surette bağlı hak olarak görürken; diğer bir görüş ise manevi tazminat talebini alacak hakkı olarak görmektedir.

Türk Medeni Kanunu madde 25/IV hükmü, “manevi tazminat istemi”, karşı tarafça kabul edilmedikçe kural olarak temlik edilemez ve miras bırakan tarafından ileri sürülmedikçe mirasçıya intikal etmez özelliğe sahip olduğu denilmek suretiyle karma görüşü benimsemiştir. Yargıtay’ın uygulaması da bu yöndedir.

MANEVİ TAZMİNATIN HUKUKİ NİTELİĞİ NEDİR?

Manevi tazminatın hukuki niteliği konusunda çeşitli görüşler ileri sürülmüş olsa da 2 temel görüş ön plana çıkmaktadır. İlk görüşe göre, manevi tazminatın ceza niteliği taşımış olduğudur.  İkinci olarak savunulan görüşe göre ise de manevi tazminat özelliği itibari ile özel hukuk niteliği taşımakta olduğu görüşüdür. Bu söz konusu görüş de kendi içerisinde manevi tazminatın tatmin ya da telafi olduğu noktasında 2’ye ayrılmış bulunmaktadır.

A.      Manevi Tazminatın Ceza Olduğu Görüşü

Öğretide bazı yazarlar tarafından savunulmakta olan bu görüşe göre; manevi tazminat ceza hukuku özelliğini taşıyan bir yaptırım olduğudur. Buradaki amaç ise manevi zararı veren mevzubahis olan kişiden bir miktar para alarak onu yaptığından dolayı cezalandırmaktır. Şu var ki diğer cezalardan daha farklı olarak devlet lehine değil de mağdurun lehine alınmakta olan bir para söz konusu olmaktadır. Manevi tazminat parasının ödenmesi ile beraber zarar görenin intikam duygusu tatmin edilmekte ve buna ek olarak zarar verenin malvarlığında olan azalma, zarar göreni psikolojik olarak tatmin etmektedir. Bu görüşü savunmakta olan yazarlar mağdur olan kişiden harekete çıkarak onun manevi zararını belirlemenin zor olacağını ve zararı veren kişinin kusurunu tespit etmenin çok daha kolay olduğunu belirterek manevi tazminata hükmetmek için önemli olan mağdurun durumu değil, tecavüzde bulunanın kusurudur görüşünü savunarak tazminatın belirlenmesi mevzusunda failin kusurunu temel olarak almışlardır.

Bu görüşe karşı farklı farklı eleştiriler ileri sürülmüştür. İlk belirteceğimiz şey medeni hukuk ve ceza hukukunun amacı birbirinden farklı olup; medeni hukukta tazminatın amacı faili cezalandırmak değil, uğranılan zararı gidermektir.  Yukarıda belirttiğimiz gibi manevi tazminat, para cezasında olduğu gibi zarar verenin malvarlığında bir azalmaya sebep olmak ile beraber manevi tazminatta asıl amaç, faili maddi bir kayba uğratmak değil de zarar görenin zararını tazmin ederek onun malvarlığında bir çoğalma sağlamaktır. İkinci olarak ise cezalarda kişilik ilkesi geçerli olduğundan sebep ile failin ölümü ile cezalandırma yetkisi de sona ermiş olmaktadır. Oysaki manevi tazminatta fail ölmüş olsa bile tazminat borcundan mirasçıları da sorumlu tutulabilmektedir. Yine ceza hukukunda kanunsuz suç ve ceza olmaz prensibi uyarınca suçların ve karşılığı olan cezaların kanunda gösterilmiş olması mecburidir. Bunun tersi söz konusu olursa fail sorumlu tutulamaz. Şu da var ki manevi tazminat miktarı kanunda tam olarak net bir şekilde gösterilmemiş olup miktarı olayın özelliklerine göre hâkim tarafından tespit edilir. Manevi tazminat cezai bir özellikte olmuş olsaydı, sorumluluk için failin kusurlu olması koşulu aranmış olurdu. Ne var ki kusur aranmadan da zarar verenin manevi zararlardan sorumlu tutulduğu durumlar olarak kusursuz sorumluluk halleri olduğunu da görmekteyiz.

B.      Manevi Tazminat Özel Hukukun Bir Kurumu Niteliğini Taşır

Manevi tazminatın amacının asıl olarak faili cezalandırmak olmadığını savunmakta olan bu görüş özellikle de İsviçre ve Türkiye’de çok büyük ölçüde savunulmaktadır. Belirtilmekte olan bu söz konusu görüşe göre manevi tazminatta temel amaç, zarara uğramış olan kişinin malvarlığında bir artış sağlayarak, onun bozulmuş olan bedeni ve ruhsal dengesini yeniden sağlamaktır. Failin aynı eylem sebebi ile cezalandırılmış olması manevi tazminata hükmetmek için bir engel teşkil etmemektedir. Manevi tazminatın özel hukuk özelliğini taşımakta olan kişiler bunu çeşitli değişik gerekçelerle açıklamaktadırlar. O görüşler ise aşağıda belirteceklerimiz olarak ortaya çıkacaktır.

1.       Telafi Görüşü

Yukarıda belirttiğimiz gerekçelerden birisi de telafi görüşü olarak karşımıza çıkmaktadır. Buna aynı zamanda manevi tazminatın, maddi tazminatı tamamlayıcı olan denkleştirme işlevi de denilir. Şu var ki, maddi zararın giderim şeklindeki somutluk ve açıklık, manevi zararın giderim şeklindeki soyut ve belirsiz bir şekilde kalmıştır. Bu belirsizlik, manevi tazminata, maddi tazminatı tamamlayıp düzeltici ya da maddi tazminatın eksikliğini giderici sosyal yardım benzeri bir denkleştirme işlevi yüklenmesi ile belirgin bir hale gelmiş olacaktır. Telafi görüşüne göre manevi tazminatın esas amacı, uğranılmış olan manevi zararın aynen ya da nakden telafi edilmesi durumudur. Bu şekilde de duyulmuş olan acının azaltılarak bir nebze de olsa telafi edilmesi amaçlanmıştır. Bu anlamda telafi görüşü; ceza ve tatmin görüşünden ayrılmış olur. Manevi zarar, nadir bir şekilde olsa da aynen tazmin ve telafi edilebileceği gibi uygulamada daha çok nakden tazmin şekli olarak karşımıza çıkmıştır. Bu görüş çerçevesinde incelediğimizde aynen tazmin mümkün ise aynen tazmin yolu tercih edilmektedir. Bu duruma örnek verecek olur isek izinsiz çekilmiş olan bir fotoğrafın imha edilmesi ya da hastalanmış olan bir kişinin tedavi ettirilmesi durumlarında olduğu gibi. Aynen tazmin yolu mümkün gözükmemekte ise o zaman nakden tazmin yolu ileri sürülür. Telafi görüşüne göre zarar görmüş olan kişiye uğramış olduğu zarar karşılığında ödenecek para, onun zararı acı ve elem şeklinde hissedip hissetmemesine bakılmaksızın doğrudan doğruya ödenmektedir. Maddi tazminatta, zararın telafi edilmesi durumu nasıl ki kişinin bunu hissetmesine bağlı olarak değişmiyor ise aynı şey manevi tazminat için de geçerli olmaktadır.

Tatmin fonksiyonu içerisinde sübjektif temellere dayandırılmış olan manevi zarar, telafi fonksiyonu ile objektif görüş ile temellendirilmeye çalışılmıştır. Objektif görüş çerçevesinde ele aldığımızda manevi tazminatın amacı giderim olarak kabul edilmiştir. Bu görüşe göre de manevi zararın kişiden bağımsız olarak değerlendirilmesi gerekir ve manevi zarar belirlenmeye çalışılırken haksız fiil ile kişisel değerleri ihlal edilmiş olan zarar gören kişinin, kişi varlığında meydana gelmiş olan objektif eksilme ya da kayıp dikkate alınır. Telafi görüşünün ortaya çıkan doğal bir sonucu olarak, zarar ve tazminat, zarar gören kişinin sübjektif özelliklerinden soyutlandırıldığından sebep ile kişilerin ayırt etme gücüne sahip olup olmamalarına bakılmaksızın ya da tüzel kişi olup olmamalarına bakılmaksızın bu tazminat istenebilir hale gelir. Kişilik değerlerinde eksilme meydana gelmiş olan kişilere ödenecek olan para ceza ya da tatmin olarak değerlendirilmemesi gerekmekte ve zarar gören ile zarar veren arasında herhangi bir husumet kalmamış olsa bile bu tazminatın istenebileceği dava açılması icap eder.

Telafi görüşü, maddi tazminatın meydana getirmiş olduğu mağduriyetleri giderme fonksiyonu taşır çünkü maddi tazminat önceden belirlenmiş olan belirli kurallara göre hesaplandığından dolayı bazı durumlarda maddi tazminatın karşılayamadığı mağduriyetler de ortaya çıkmaktadır. Bu durumun en tipik ve yaygın örneğini çocuk ölümlerinde anne ve babaya ödenen tazminatların ödenmesi mevzusunda ortaya çıkar. Hesaplamalar, çocukların çalışıp kazanç elde etmiş olacağı 18 yaşını doldurdukları andan itibaren başlayarak yapılmaktadır. Bahis mevzusu bu hesaplamalarla çok düşük miktarlarda tazminat tutarları da karşımıza çıkmaktadır. Böyle bir durum söz konusu olduğunda çocuğunu kaybeden bir ailenin acısını hiçbir şekilde dindirememiş olsa da yetersiz kalmış olan maddi tazminatın eksikliği uygun miktarda manevi tazminat ile giderilmeye çalışıldığı görülmektedir.

2.       Tatmin Görüşü

 Öğretide hâkim olan diğer bir görüş olan tatmin görüşüne göre ise manevi tazminat çekilen acı için ödenmekte olan paradır ve bu durum ceza ile tazminat arasında yer almakta olan bir tatmin niteliği de söz konusu olmaktadır vardır. Bu hali ile manevi tazminatın fonksiyonu ise zararın telafi edilmesi ya da zarar verenin cezalandırılması değil, zarar görenin uğramış olduğu manevi zararın, acı ve üzüntülerinin dindirilmesi ya da hiç olmazsa bir nebze de olsa azaltılabilmesidir. Bu görüşe göre, manevi tazminat ile kişinin çekmiş olduğu acıları yeterince dindirmek, kırılan hayat arzusunu tazeleyip eski normal haline getirebilmek ve ruhi dengesini sağlayabilmek amaçlanır. Bu halin gerçekleşmesi için de bir miktar paranın alınarak zarar gören kişiye verilmesi ile acı dindirilmek istenmiştir. Zarar gören kişiye verilecek para, kişinin uğramış olduğu zararları tam anlamı ile ortadan kaldıramamış olsa bile hissedilen acı ve elemin azaltılmasını sağlayarak söz konusu olan eylemin yaratmış olduğu kötü sonuç hafifletebilir. Ödenecek olan bir miktar para zarar görende hiç olmazsa belirli bir rahatlık ve huzur duygusu yaratmış olur. Buradan da görülmüş olduğu gibi para manevi zararların tamamını tamir edemese de, büyük bir kısmını tatmin ettiği açıkça görülür. Paranın tatmin edemediği manevi zararları da Türk Borçlar Kanununda düzenlenmiş olan mahkeme hükmünün ilanı, özür dileme gibi hallerle de telafi edebilme imkânı verir. Manevi zararların giderilmesinde para, çok iyi bir tazmin şekli olmamak ile birlikte kullanılabilecek en iyi araç olarak karşımıza çıkar. Bunlara ek olarak görüleceği üzere de manevi tazminatın bir tatmin aracı olarak kabul edildiği biçimindeki görüşe daha önce de örnekleri verilmiş olduğu üzere Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay kararlarında da rastlamak mümkün olmaktadır.

Yargıtay, manevi tazminat adı altında hak sahiplerine verilecek olan bir miktar paranın esas olarak malvarlığı hukuku ile ilgili bir zararın karşılanmasını amaç edinmediğinden gerçek anlamda bir tazminat olmadığını onaylamaktadır. Tüm bunlara ek olarak da davacının menfaati düşünülmeden sorumlu olan kişiye hukukun ihlâlinden dolayı yapılan herhangi bir kötülük olmadığından da ceza sayılamayacağını, zarara uğrayanda bir huzur hissi, bir tatmin duygusu ortaya çıkarmak sureti ile ruhi bir ıstırabın dindirilmesini amaç edindiğinden ötürü olarak tazminata benzer bir fonksiyonunun olduğunu da kabul etmektedir.

Danıştay’ı ele aldığımızda manevi tazminat ile ilgili vermiş olduğu kararlarında manevi tazminatın özelliği konusunda; manevi tazminatın, maddi olarak meydana gelmiş olan eksilmeyi karşılamaya yönelik bir tazmin aracı olmayıp, kişinin manevi varlığına yapılan saldırı halinde meydana gelen manevi zarar ve kayıpların giderilmesi için başvurulan bir tatmin aracı olduğunu kabul ettiği açıkça görülmektedir. Yine daha farklı bir çeşit giderim yollarının bulunmayışı ya da yetersiz kalması nedeni ile manevi tazminatın para olarak belirlenmesini zorunlu kılmaktadır. Olayın gelişimi ve sonucu, ilgilinin hali itibari ile manevi zarara karşılık mahkeme tarafından takdir edilecek manevi tazminatın, manevi tatmin aracı olmasından ötürü zenginleşmeye yol açmayacak miktarda ancak idarenin olaydaki kusurunun özelliğini ve ağırlığını ifade edecek ve ilgili kişilerin duymuş olduğu acı ve üzüntüyü bir nebze de olsa giderebilecek ölçüde tespit etmelidir.

Manevi tazminat, gelişmiş ülkelerde artık eski ve dar olan kalıplarından çıkarıp manevi tazminatın caydırıcılık unsuruna da ağırlık verildiği görülmektedir. Gelişmekte olan hukukta bu yaklaşım, kişilerin bedenine ve ruhuna karşı yöneltilmiş olan haksız eylemlerde ya da taksirli davranışlarda tatmin duygusunun hemen yanında caydırıcılık uyandıran oranlarda manevi tazminat takdir edilmesi gereğini ortaya koymaktadır. Söz konusu kişi haklarının her şeyin önünde geldiğini büyük bir önem ile üzerinde. Nitekim Yargıtay’ın son dönemdeki kararları incelendiğinde görülecektir ki manevi tazminatın tatmin aracı olmasının yanı sıra, zarar veren açısında da caydırıcı olması gerektiği üzerinde durulmuştur.

Tatmin görüşü de bazı yazarlar tarafından eleştirilmiş ve alınan paranın zarar görende bir tatmin duygusu yaratabilmesi için, onun bu tip bir tatmin yeteneğine sahip olması gerekmiş olduğu, temyiz gücünden yoksun olan ya da bilinç kaybına uğramış olan gerçek kişiler ile tüzel kişilerin böyle bir yeteneğe sahip olmadıkları için ödenen paranın bu kişilerde tatmin duygusu yaratmasının mümkün olmadığı ileri sürülmüştür.

3.       Önleme ve Caydırma Görüşü

 Manevi tazminatın hukukî olarak özelliklerinden birinin önleme ve caydırma olduğunu savunan görüşlerden bazıları bu niteliği cezalandırma özelliği ile bir arada ele almıştır. Manevi tazminat kurumunun önleyici bir fonksiyonunun da bulunabilmesi için, davalının haksız fiil nedeni ile elde etmiş olduğu menfaat, davacının zararından daha fazla olmuş olduğu durumda; haksız fiilin bir sonucu olan aradaki farkın iade edilmesinin kabul edilmesi icap etmektedir. Bir diğer koşul ise davalının malvarlığında haksız bir menfaat artması olmasa dahi davalının sadece zararı ödemek ile sorumlu olmuş olması sonucunda, zarar miktarının, davalıya haksız fiil yapmaması yönünde yeterli bir maddi yaptırım oluşturmaması ihtimali ile ilgili olduğu görülmektedir. Genel itibari ile bakılmış olduğunda yaptırımların temel olarak amacı suç işleyenleri cezalandırmak değil, suç işlenmesinin önlenmesini sağlamanın esas amaç olması gerekmektedir. Manevi tazminat kurumu ile de bu durum sağlanabildiği net bir şekilde görülmektedir. Böyle bir durumda da yüksek bir miktarda tazminat ödeyeceğini düşünen o kişi,  mağdurun kişilik haklarına saldırmaktan çekinebilir ve manevi zarar oluşturacak saldırıları gerçekleştirmekten de kaçınması için caydırıcı bir yol olabilir. Yargıtay da vermiş olduğu kararlarda manevi tazminatın söz konusu olan bu yönüne de değinmiş ve gelişmiş ülkelerde de manevi tazminatın eski kalıbından kurtarılarak caydırıcılık unsuruna ağırlık verdiği noktasına değinilmiştir. Gelişen ve gelişmekte olan hukukta böyle bir yaklaşım kişi haklarını her şeyden önde tutan bir yaklaşım olduğu görülmektedir. Ayrıca buna ek olarak kişilik haklarına yönelik olan haksız bir eylem söz konusu olduğunda ise tatmin duygusunun yanında da caydırıcılık uyandıracak oranlarda manevi tazminatın takdir edilmesi gerekliliğini ortaya koymaktadır.

4.       Sosyal Yardım Görüşü

 Maddi zarar ve manevi zarar arasında olan sınırın giderek kaybolduğu savunulan bu görüş doğrultusunda manevi zararın denkleştirme işlevi ön planda tutulmaya çalışılmış olduğu görülmektedir. Bu açıklamaya göre de manevi tazminat; manevi zarar karşısında sanki bir nafaka gibi bir sosyal yardım konumuna geçtiği görülmektedir. Maddi tazminatın yetersiz kalmış olduğu hal ve durumlarda bu tazminatın açığını ve eksikliklerini kapatmak için manevi zararın toplumsal bir işlevi bulunduğunu rahat bir şekilde söyleyebiliriz. Türk hukuku ele aldığımızda manevi tazminatın sosyal yardım niteliği taşımakta olduğu fikrini savunmakta olan yazarlardan birisi Serozan’dır. Söz konusu olan bu yazara göre manevi tazminata çağdışı bir şekilde hazcı ya da misillemece olarak bakmak yerine alacaklısı tarafından maddi tazminatı tamamlayan sosyal yardım ve iyileştirme işlevi kazandırılması gerektiğidir. Bunun bir diğer yararı manevi tazminatı manevi tatmin görüşünden ayırmış olarak söz konusu olan bu tazminatı kusursuz risk sorumluluklarında da hiç duraksamadan yer vermek olacaktır. Yine söz konusu olan bu yazara göre de manevi tazminat son çare olarak uygulanması gereklidir ve bu duruma ek olarak da maddi tazminatın amacına ulaşmaması durumunda devreye girmesi icap eder. Manevi tazminatın devreye girmesinin sebebi ise sosyal zorunluluğun ortaya çıkmış olmasıdır. Sosyal yardım görüşü kabul edildiğinde manevi tazminatın tespit edilmesi matematiksel olarak kesin bir şekilde gerçekleştirilemeyeceğinden dolayı manevi tazminat denkleştirme programı dışında değerlendirilmemesi gerekmektedir. Manevi tazminatın denkleştirme programı içerisindeki özelliği ise sosyal yardım olarak tavsif edildiği görülmektedir.

İzmir manevi tazminat avukatı için büromuzu arayabilirsiniz.

MANEVİ TAZMİNAT MİKTARINI ETKİLEYEN HALLER NELERDİR?

6098 sayılı Borçlar Kanununun 51.maddesinde; hâkim, tazminatın içeriğini ve ödenme biçimini, durumun gereğini ve özellikle de kusurun ağırlığını göz önüne alarak belirlemekte şeklinde bir ifade yer almıştır. Daha sonra yine Türk Borçlar Kanununun 56.maddesine baktığımzda hâkim, bir kişinin fiziki bütünlüğünün zedelenmesi durumunda, olayın özelliklerini de göz önünde tutarak, zarar görene uygun bir miktar paranın manevi tazminat olarak ödenmesine karar verebilir biçiminde maddede yer verilmiştir. Manevi zararlar sebebi ile açılmış olan manevi tazminat davalarında, zarar sonucu duyulmuş olan üzüntüyü tam olarak ölçmek ve karşılamak maalesef ki mümkün değildir. Maddi tazminat miktarının tayininde kullanılabilecek objektif hesaplama yöntemleri, manevi tazminat miktarının tayininde söz konusu olmayacağından dolayı bu miktarın tayini geniş bir ölçüde hâkimin takdir yetkisine dayandığı görülmektedir. Ne var ki hâkim, bu takdir yetkisini kullanırken adalet ve hakkaniyet ilkeleri ile sınırlı kalmaktadır. Uygulamada yargı içtihatları ile de birtakım ilkeler geliştirilerek ileri sürüldüğü görülmektedir. Bu bağlamda ise olayın özelliğine göre zarar görenin kusuru, idari faaliyetin özelliği, zarar gören kişinin kişisel durumu ve özellikleri, hissedilen fiziksel ya da manevi acı, elem ve üzüntü ile orantılı ve haksız zenginleşmeye sebep olmayacak bir miktar belirlenmesi gibi vb. faktörler, manevi tazminata hükmedecek yargı mercilerinin göz önünde bulundurması gereken ilkeler olarak ortaya çıkmıştır.

Manevi zararın giderilmesi hususunda temel olarak aynen tazminin her zaman mümkün olmaması genel olarak manevi zararın nakden tazmin şeklinin tercih edilerek giderilmesini sağladığı açık bir şekilde görülmektedir. Türk Borçlar Kanunu 58. maddesi kapsamına baktığımızda manevi tazminat miktarını tespit etmek hâkimin takdir yetkisinin var olduğu şeklinde hükümde ifade edilmiştir. Bu durumda da ön plana çıkan durum ise manevi tazminat miktarı tespit edilirken manevi tazminat kurumunun hangi amacına hizmet edeceği durumudur. Bu sebepten ötürü de manevi tazminatın hukukî özelliği konusundaki görüşler, manevi tazminatın tespit edilmesinde dikkate alınmalıdır ve ayrıca geniş bir şekilde değerlendirilmesi gerekmektedir. Zira hukukî nitelik hususunda benimsenecek olan her bir görüş manevi tazminatın tespit edilmesini farklı farklı değişik açılardan etkileyebilme potansiyeline sahip olmaktadır. Hâkim de bu söz konusu olan manevi tazminatı tespit etmeye çalışırken kendisinin benimsemiş olmuş olduğu görüş doğrultusunda hareket edecektir.

Olayın Özellikleri

 Hâkim, tazminat miktarını tespit ederken durumun hal ve şartlarını değerlendirerek bir sonuca varması icap etmektedir.  Yukarıdaki paragraflarda daha önce bahsedilmiş olduğu üzere Türk Borçlar Kanununun 58. madde kapsamında söz konusu olan bu durum yer almıyor olsa da, durumun icap ettiğini dikkate alma zorunluluğu, manevi tazminatın özelliğinden dolayı, önümüze çıkan somut olayın özelliklerini dikkate almayı mecburi kılmaktadır. Hâkim, önüne gelmiş olan somut olayda tazminat miktarını tespit ederken parasal ödeme yerine ek başka bir ödeme verip vermeyeceğini olayın özelliklerine göre değerlendirerek bir karar vermektedir. Somut olayın özelliklerini inceleme istersek eğer kişilik değerlerinin zedelenmesinin şiddeti yönünden 2 türlü olarak incelenebilir. Somu olayın var olan özelliklerini dikkate alırken kişilik hakkının ihlalinin ağırlığı ve bu zararın ağırlığının da göz önüne alınması gerekmektedir. Manevi zararın şiddetinin derecesine göre az ya da çok manevi tazminat miktarına karar verip hükmedebilir. Bu tip bir durum için söz konusu somut olayın bedensel bütünlüğü zedelenen kişinin kendisi ve o kişinin yakınları ya da ölenin yakınları üzerinde meydana getirmiş olduğu etkiye bakmak gerekir. Mevzubahis olan olaydaki zarardan kişinin yaşamış olduğu elem ve üzüntünün ağırlığına ve süresine bakmak gerekmektedir. Bu konuda örnek verecek olur isek zarar gören kişinin hastanede geçen tedavi süresi, tedavi şekli, yoğun bakım süresi, ihlalin vermiş olduğu acı gibi durumlar incelenmelidir. Misal olarak, somut olayda belirtilmiş olan nedenden zarar sonucu kalıcı bir maluliyet oluşmuş ise manevi zarar miktarının biraz daha fazla tayin edilmesi gerekecektir. Üzerinde konuşulmuş olan ihlalin ağırlığı konusunda da zarar verenin kişilik hakkını ihlal etmiş olan davranışın tarz ve şekli, yoğunluğu, etkilerinin süresi tazminatın tespit edilmesinde temel olarak alınmalıdır. Ayrıca bu söz konusu olan ihlalin devam ettiği süre boyunca ya da ihlalin etkilerinin devam ediyor olması da tazminatın miktarını belirlemiş olacaktır.

Uğranılmış olan manevi zararın objektif ağırlığı ise mağdur olan kişinin hakarete uğramış olmasında ya da iftiraya uğraması ile daha farklı bir şekilde olabilecek iken başka bir kişinin yol açmış olduğu trafik kazasında yaralanması sebebi ile çok daha farklı bir boyutta olabilecektir. Öyle bazı trafik kazaları vardır ki “ cinayet gibi kaza ” olarak adlandırmış olmakta ve kişilere verilmiş olan yüzde yüz kusur oranı kişilerin ya da toplumun öfkesini yatıştırmaya yetmediği zaman zaman görülebilmektedir. Bir kentin en kalabalık caddelerinde otomobil yarışı yaparak insanları fütursuzca ezip geçen, aldıkları alkolün etkisi ile kaldırıma çıkan ya da durakta bekleyen insanların ölümüne ya da yaralanmasına sebep olan veyahut trafik ışıklarına hiç aldırış etmeden aracını insanların üzerine süren bilinçsiz kimselerin sebep olmuş olduğu kazalarda yüzde yüz ( yani sekizde sekiz ) kusurlu olmaları durumu manevi tazminatın tespit edilmesinde yeterli olmadığı görülmektedir. Bu tip olaylarda ise tarafların sosyal ya da ekonomik durumlarına bakıp incelemenin davalı tarafın da ödeme gücünü araştırmanın, bu ödemenin onu yoksullaştırmış olacağı ve davacıyı daha da zenginleştireceği gibi bu tip kaygılara düşmenin de hiçbir anlamı olmamalıdır.

A.       Zarar Görenin Kusuru (Müterafik Kusur) Nedir?

Zarar, tamamen zarar gören kişinin kendi kusurundan kaynaklanmış olur ise idarenin tazmin sorumluluğu söz konusu olmaz. Ancak şu var ki zararın ortaya çıkmış olmasında zarar görenin de kusuru ( müterafik kusur ) var ise idare aleyhine tazminata hükmedilirken kusur oranında indirim yapılması icap eder. Nitekim Borçlar Kanununun 52. Maddesinde, zarar gören kişi, zararı doğuran eyleme razı olmuş ya da zararın doğmasında ya da artmasında etkili olmuş veyahut tazminat yükümlüsünün durumunu ağırlaştırmış bulunur ise hâkim, tazminatı indirebilir ya da tamamen kaldırabilir şeklinde hükümde yer verilmiştir. Bu hüküm daha çok maddi zararların tazmininde uygulanmakta ise de düzenlemenin kanundaki yerini ele alır isek manevi tazminat taleplerinde de uygulanması gerektiği görülecektir. Bu sebepten ötürü zararın ortaya çıkmış olmasında neden olan olayda, zarar görenin de kusuru var ise (müterafik kusur ), bu durum manevi tazminat miktarının belirlenmiş olmasında rol oynar.

Danıştay, müterafik kusurun ortaya çıkmış olması durumunda ise kusur oranında maddi tazminattan indirim yapmaktadır. Danıştay tarafından hüküm verilmiş olan bir davada, davacıların yakınının, trafik polisi tarafından vurularak öldürülmesi sebebi ile açılmış olan maddi ve manevi tazminat istemli bir dava vardır. Bu söz konusu olan davada, idare mahkemesince verilmiş olan karar Danıştay tarafından, ölen kişinin de müterafik kusurunun bulunmuş olduğu, maddi ve manevi tazminat miktarlarının ölenin kusuru oranında düşürülmesi gerekir iken, ölenin kusursuz olduğundan hareket ile maddi ve manevi tazminat istemleri hakkında karar verilmesinde hukuka uyarlık görülmediğinden dolayı bozma kararı verilmiştir.

Ancak Yüksek Mahkemenin aksi bir yönde kararlarının da bulunmuş olduğu, bazı kararlarında, manevi tazminatta müterafik kusur sebebi ile indirim uygulamadığı da açık bir şekilde görülmektedir. Nitekim bir askeri tatbikat sırasında arazide bırakılan tanksavar mermisinin ot balyaları arasına karışarak boşaltılması sırasında meydana gelmiş olan patlama sonucu ölen kişinin anne, baba ve kardeşlerinin açtığı maddi ve manevi tazminat istemli davada, idare mahkemesince, ölenin müterafik kusuru sebebi ile maddi tazminattan indirim yapılmıştır. Ne var ki manevi tazminatta bu söz konusu mevzu indirim nedeni olarak kabul edilmeden hüküm kurulmuştur. Davalı idarenin, ölenin kusurunun daha fazla olduğu, manevi tazminattan kusur oranında indirim yapılmadığı, ölenin kusurlu olması ile kusursuz olmasının aynı manevi tazminat verilmesi sonucunu doğurmayacağı yönündeki iddiaları ile de yaptığı temyiz başvurusunun sonucu olarak Danıştay 10. Dairesi de idare mahkemesinin bu kararını onamıştır.

B.       İdari Faaliyetin Niteliği

Manevi tazminat miktarını etkilemekte olan durumlardan bir diğeri ise, zararı doğuran idari faaliyetin özelliğidir. Daha önce belirtilmiş olduğu üzere, önemsiz olaylar manevi tazminata hak kazandırmaz. Manevi tazminata hükmedilebilmesi için zararın belirli bir ağırlıkta olması aranmaktadır ve bu zararın ağırlığı sonucuna bağlı olarak manevi zararın da artmış olduğu da otomatik olarak kabul edilerek, manevi tazminat miktarı buna göre tespit edilmektedir. Bununla birlikte sonuç olarak idarenin kusuru sonucu meydana gelen ölüm olayının ağırlığı ile idarenin ajanlarının işkencesi sonucu meydana gelmiş olan ölüm olayının ağırlığı aynı kabul edilmemek ile beraber karşılamakta olduğumuz her somut olayda, ihlalin ağırlığına göre hükmedilecek olan manevi tazminat miktarı değişmektedir.

C.       Zarar Gören Şahsın Kişisel Durumu Ve Özellikleri

Somut olaya göre hükmedilecek olan manevi tazminat miktarını etkileyen başka bir diğer hal ise zarar gören kişinin sıfatı, işgal ettiği makam, sosyal ve ekonomik durumu gibi zarar görene bağlı özelliklerdir. Bilindiği ve yukarıdaki yazımızda da bahsettiğimiz üzere manevi tazminatın amacı, manevi acıyı bir nebze de olsa giderebilmek, bozulan ruhsal dengeyi onarmaktır. Ancak ne var ki manevi zarara sebep olmuş bir idari faaliyet sonucu kişilerin uğrayacağı manevi zararlar aynı olmayacaktır. Uğranılmış olan manevi zararın tespit edilmesi için, idarenin faaliyetinin kişide yaratmış olduğu elem ve ıstırabın yanı sıra, kişinin toplumdaki yerinin, olay sırasında toplumda işgal ettiği makamın, toplumdaki saygınlığının, öğrenim durumunun, sosyal ve ekonomik durumunun araştırılması ve göz önüne alınması icap edilmektedir.  Manevi zarara sebep olmuş bir idari faaliyetin kişiden kişiye yaratacağı farklı sonuçlara göre, manevi tazminat miktarı belirlenirken de zarar görenin kişisel özellikleri dikkate alınmaktadır. Manevi tazminat miktarı belirlenmekte iken her somut olayın özellikleri ayrı ayrı değerlendirileceğinden dolayı yukarıda açıklanmaya çalışılan hususlar dışında kalan olaya has özel mevzuların da dikkate alınması gerekir. Buna misal verecek olur isek, zararın meydana gelmiş olan çevrenin özellikleri, cismani zarar halinde, zarar gören kişinin vücut yapısındaki değişikliğin niteliği ve süresi gibi özellikler gösterilebilir. Yargıtay, manevi tazminata hükmetmiş olduğu bir kararında, dava konusu kazada tek çocuklarını kaybetmiş olan ve yaşlan itibari ile de bir daha çocuk sahibi olma ve manevi ıstırapların bu çocukları ile dindirme imkânına sahip olamayan davacı anne ve baba için, somut olayın özellikleri de dikkate alınarak, daha uygun bir manevi tazminat tespit edilmesi icap ettiği hakkında bir hüküm vermiştir. Söz konusu olan kararda ölen kişinin ailenin tek çocuğu olması da somut olayın özelliğine göre, manevi tazminat miktarının tespit edilmesinde göz önüne alınmıştır.

Danıştay’ın görüşüne göre de, manevi tazminata hükmedilirken, “ bir yandan ilgili kişilerin sosyal ve ekonomik durumları dikkate alınarak olay sebebi ile duymuş olduğu manevi acının giderilmesini ya da bir nebze de olsa azaltılmasını ifade edecek fakat ilgili kişilerin zenginleşmesine yol açmayacak, buna karşı olarak da idarenin eyleminin hukuka aykırılığının ağırlığını ortaya çıkaracak ve hukuka aykırılığı özendirmeyecek olan bir miktarın tespit edilmesi icap etmektedir.

Manevi tazminat avukatı İzmir’de İdil Su Aydın Hukuk Bürosu’nda bulabilirsiniz.

MANEVİ ZARARIN HESAPLANMASI VE TAM TAZMİN İLKESİ

Özel hukukta uğranılmış olan zararın tazmininde, aynen tazmin ve nakden tazmin ilkeleri uygulanmakta olduğunu yukarıda da belirtmiştik. Aynen tazmin, bir şeyin zarara uğramadan önceki haline getirilmesi durumudur. Nakden tazmin ise kişiye uğradığı zararın karşılığında ve bu meydana çıkmış olan zarar ile orantılı bir miktar paranın ödenmesidir. Manevi zararların miktarının para ile ölçülmesi mümkün olmadığından ötürü, bu tür zararların tespiti konusunda, zararın hesaplanması değil, takdir edilmesi söz konusu olmaktadır. Danıştay kararlarında da bu konuyu “ takdiren ” biçiminde ifade edilmiş olarak görüyoruz.

Maddi tazminatın hesaplanma konusunda bilirkişiden yararlanılmasına imkân olmasına karşın ne var ki manevi tazminat miktarının tespit edilmesi bir takdir işi olduğundan dolayı bilirkişiden yararlanılmadan da tazminat miktarı direkt olarak mahkeme tarafından belirlenmektedir. Manevi tazminatın kapsamının takdiri tamamen hâkime aittir. Ayrıca belirtmek de gerekir ki bilirkişi raporları medeni usul hukuku kapsamında takdiri delil olduğundan ötürü hâkim bilirkişi raporlarını kayda almama hakkına sahiptir eğer yeterli bir gerekçesi var ise. Kanunun takdir yetkisi tanıdığı ya da durumun gereklerini ya da haklı sebepleri göz önünde tutmayı emrettiği hususlarda hâkim, hukuka ve hakkaniyete göre karar vermektedir. Bu kural da Türk Medeni Kanununun 4. maddesinde açık bir şekilde belirtilmektedir. Bunun üzerine hâkim takdir hakkını kullanılırken göz önünde bulundurulması gereken birkaç objektif ölçü olması gerekir. Ancak şu var ki buradaki amaç, manevi tazminat miktarlarının tespit etmek bir tarifeye bağlanmış olması demek değildir. Bu manevi tazminat miktarı, olaydan olaya değişkenlik göstermiş tüm durum ve koşulların değerlendirilmesi sonucu tespit edilmesi icap eder. Nitekim bu mevzuda, hâkime takdir yetkisi tanınmış olması, toplumun talep ettiklerine yeni durum ve ilişkilere ve değişen hayat koşullarının uygunluğu sağlayarak, hayatın akışına ve değişmesine hukukun ayak uydurmasını ve adaletin olması gerektiği gibi tecelli etmesini sağlayacaktır.

Tam tazmin, istem ile bağlı kalınmak şartı ile zarar gören kişi ya da kişilerin lehine hükmedilmiş olan tazminatın, zarar görenin zararının tamamını karşılamasıdır. Hâkim, tazminat miktarını tespit ederken uğranılmış olan zararı tüm açılardan bakarak değerlendirir. Tazminat, zenginleşmeye yol açmayacak biçimde ama zarar görenin zararını da gerçek anlamda karşılayacak bir şekilde belirlenmesi gerekir. Esas olarak tam tazmin ilkesi, daha çok maddi zararların karşılanması bakımından önemli bir ilkedir. Manevi zararların tespit edilmesi ve tazmini sonuç olarak hâkimin takdirinde yer almaktadır. Çekilmiş olunan fiziki acıların ya da duyulmuş olan üzüntünün parasal değerinin tespiti objektif olarak mümkün olmadığından dolayı manevi zarar karşılığı olarak hükmedilecek manevi tazminatı da bu durumda hâkim takdir edecektir.

Diğer taraftan ise idari yargıda manevi tazminat miktarı tespit edilirken “ istemle bağlılık ” kuralı geçerli olmaktadır. İdari Yargılama Usulü Kanununun 3/d maddesi uyarınca “ …tam yargı davalarında uyuşmazlık konusu miktarın ” da dava dilekçesinde gösterilmesi gerektiği belirtilmiştir. Bu hüküm uyarınca tazminat talebinde bulunmuş olan kişi, talep ettiği tazminat miktarını dilekçesinde göstermek mecburidir. Her ne kadar manevi zararın tazmini hâkimin takdirinde olsa da hâkim bu takdir yetkisini kullanırken tarafların talep etmiş olduğu miktar ile bağlı kalmaktadır. Hâkim, dava dilekçesinde talep edilmiş olan miktarın üzerinde bir tazminata hükmetme yetkisine sahip değildir.

Zira hukuk yargılamasında kabul edilmiş olduğu gibi idari yargıda manevi tazminat davalarında da davacının talep sonucu tam olarak tespit edilebilmesi her olay için mümkün değildir. Dava ile ilgili belge ve bilgilerin idarenin elinde olmuş olduğu durumlarda, davacı bu belge ve bilgilere dava açmadan önce ulaşamamış ise net bir talepte bulunması kendisinden beklenemez. Yine de davanın açıldığı anda hukuka aykırı durumun devam etmiş olduğu durumlarda, davacının dilekçesinde net bir talepte bulunması söz konusu olamaz. Öğretide dava açıldığı sırada zararın tam olarak tespit edilmesinin mümkün olmadığı durumlarda, uyuşmazlık konusu miktarın dava dilekçesinde gösterilmeden dava açılabileceği, dilekçede gösterilmiş olan miktarı aşan ek zararlar için de yeni bir tam yargı davası açılabileceği ya da özel hukukta olduğu gibi belirsiz alacak davası şeklinde tam yargı davası açılabileceği ifade edilmiştir.

Tam tazmin ilkesinin bir gereği olarak davanın açıldığı sırada zararın tam olarak tespit edilmesinin mümkün olmadığı durumlarda ise uyuşmazlık konusu miktar tespit edilmeden dava açılabilmesine ve yargılamanın her aşamasında, talep miktarına etki etmiş olan belge ve bilgilere ulaşılmasından ya da net bir zarar ortaya çıktıktan sonra talep sonucunun tespit edilmesine imkân sağlanması icap edilmektedir.

MANEVİ TAZMİNAT TALEPLERİNDE FAİZ

Manevi tazminat miktarının belirlenmesi hususunda akla ilk gelenlerden ve üzerinde durulması gereken bir diğer nokta ise hükmedilmiş olan manevi tazminata faiz uygulanıp uygulanmayacağı konusudur. Mahkeme kararlarını ele aldığımızda görüleceği üzere çoğunlukla, manevi zararları, olay tarihi itibari ile değil de hüküm tarihi anı ile hesapladıkları zaman, tam tazmin ilkesinin bir gereği olarak faize hükmetmedikleri görülmektedir. Bunun sebebi de manevi tazminatın bir özelliği gereği çekilen fiziksel acı ya da duyulan üzüntünün bir nebze de olsa hafifletilmesi amacı ile verilmesi olup, hüküm tarihi anı ile hesaplanan manevi zararlara bir de faiz yürütülmesinin zenginleşmeye yol açacağı düşüncesidir. İdarenin hüküm tarihi itibari ile ödemek zorunda olduğu tazminatı ödemekte gecikmiş olması halinde, bu miktara hüküm tarihi ile ödeme tarihi arasında temerrüt faizi yürütülmesi kuşkusuz olmakta olup bu da ayrı bir konudur.

Danıştay maddi zararı tespit ederken, sorumluluğu meydana getirmiş olan eylem ya da işlemin gerçekleştirmiş olduğu tarihten itibaren faiz yürütmektedir. Manevi zararların tespit edilmesinde ise, çoğu zaman faizi de kapsayacak bir şekilde “  takdiren ” tespit etme yoluna gittiği için birçok kararında, uğranılmış olan zarara faiz yürütülmesi konusunda maddi ve manevi zararlar arasında ayırım yapmaktadır ve genel olarak da manevi zararlar için faiz yürütülmesine gerek olmadığına karar vermektedir. Danıştay’ın daha önceki yıllarda vermiş olduğu kararlarına baktığımızda ise manevi tazminatın belirli bir zarar karşılığı olmayıp, olay sebebi ile duyulan üzüntünün kısmen giderilmesi amacı taşıdığı için, özelliği gereği, manevi tazminata faiz yürütülemeyeceğine dair kararlar vermekteydi. Yüksek Mahkemenin son yıllarda vermiş olduğu çoğu kararlarında manevi tazminata da faiz yürütülmesine karar verdiği görülmektedir. Danıştay’ın manevi tazminata faiz yürütülmesi icap edip hükmettiği kararlarında ise faizin hangi tarihten itibaren işletileceği sorunu karşımıza çıkar. Yüksek Mahkemenin kararları ışığında şunu söylemek mümkündür: Zararın tazmini için dava açılmasından önce idareye başvurulması durumunda manevi tazminata, idareye başvuru tarihinden itibaren kanuni faiz yürütülmektedir. İdareye başvuru yapılmadan açılmış olan davalarda ise manevi tazminata, davanın açıldığı tarihten itibaren ise de kanuni faiz uygulanmaktadır. Yüksek mahkemenin genel olarak eğilimi bu olmakla birlikte, manevi tazminata olay tarihinden itibaren faize hükmedildiği kararları da mevcut olmaktadır.

İstemle bağlılık ilkesinin doğal bir sonucu olarak manevi tazminata faiz yürütülebilmesi için davacı tarafından bunun talep edilmesi icap eder.  Eğer davacının faiz konusunda herhangi bir istemde bulunmaz ise mahkeme resen hareket ederek kendiliğinden faize hükmetmesi mümkün gözükmemektedir.

Manevi zarar, duyulan acı ve ruhi sarsıntıları ifade etmek ile birlikte; gerek bu duruma yol açan failin cezasız kalmaması ve gerek ise mağdurun acı ve üzüntülerini hafifletmek amacı ile bir miktar tazminata hükmedilmesi gereği, günümüzde artık tartışma konusu olmaktan dahi çıkmış bulunmaktadır. Daha önce de yukarıda değinildiği üzere, bir acının ya da bir elemin maddi zararlar gibi para ile ölçülebilmesi gibi bir imkân yoktur. Ancak şu da vardır ki zamanı tersine çevirerek yaşanmış ve zarar gören kişi üzerinde iz bırakmış bir olayı da hiç yaşanmamış gibi tüm sonuçları ile birlikte silmeye de olanak yoktur. Buna karşın manevi tazminata hükmedilmesi ile mağdurun manevi alanda uğramış olduğu yıkıntı, elem ve ıstırap belirli bir ölçü oranınca giderilmeye çalışılmaktadır. Manevi tazminatın parasal olarak ifade edilmesi bizim görüşümüze göre ona faiz yürütülmesini de zorunlu kılar. Manevi tazminata faiz yürütülmesi hakkındaki Danıştay içtihatlarındaki son yıllarda görülen değişme işaretlerinin olumlu bir gelişme olduğu düşüncesindeyiz. Sonuç olarak manevi zarar karşılığı olarak tazminata karar verilebildiğine göre, hükmedilen bu tazminata faiz yürütülmesi de gerekli gözükmektedir. Bunun aksi takdirde, hem tazminata hükmetmek hem de bu tazminatın gerçek bir zararın karşılığı olmadığı, bir başka türlü giderim yollarının olmayışı sebebi ile parasal olarak ödendiğini ifade ederek faiz yürütülmesine yer olmadığını söylemek, pek de tutarlı olmayacaktır. Aynı zamanda da manevi zararın hüküm tarihi itibari ile değerlendirildiği ve bu sebep ile davacının bütün zararının karşılanmış olduğu gerekçesi ile hükmedilen manevi tazminata faiz yürütülmesine gerek olmadığı şeklindeki görüşe de katılmak mümkün olarak görünmemektedir. Çünkü zarar gören, davasını açarken o günkü koşulları göz önüne alarak bir tazminat talebinde bulunur. Ülkemizdeki enflasyon olgusu, talep ile bağlı olma ilkesi ve davaların uzun sürmesi bir arada düşünüldüğünde, manevi tazminata faiz yürütülmesinin zorunluluğu çok daha iyi bir şekilde anlaşılmış olacaktır. Sonuç olarak da manevi zararların para ile ölçülüp değerlendirilmesi zor görünmek ile birlikte bir o kadar da kaçınılmaz bir durumdur. Bu sebep ile hükmedilen manevi tazminata idareye başvuru tarihi anından itibaren faiz işletilmesinin hakkaniyete ve adalete uygun düşeceği görüşünü savunmaktayız.

MANEVİ TAZMİNAT MİKTARININ DÜŞÜKLÜĞÜ

 Ülkemizde manevi tazminat miktarları oldukça düşük olmak ile beraber gündemdeki sorunlardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Söz konusu olan bu sorunun temelinde de yargı kararlarında sürekli olarak vurgu yapılmakta olan manevi tazminatın “ zenginleşme aracı olmaması ” ve “ felaketi özlenir hale getirmeme ” ilkeleri yer almaktadır.

Mahkeme kararları değerlendirildiğinde ise manevî tazminat olarak hüküm altına alınan miktarların tatmin edici olduğu ve hükümler arasında birlik bulunduğu maalesef ki söylenememektedir. Uygulamaya baktığımızda, gerek Yargıtay’ın gerek ise de Danıştay’ın ilk derece mahkemesi tarafından tespit edilmiş olan manevi tazminatın miktarını da titizlikle değerlendirdiği ve bu noktadan da kararlara müdahale edilmiş olduğu sık sık görülmektedir. Söz konusu müdahalenin 1. şekli, ilk derece mahkemesi kararındaki manevi tazminat miktarının düşük bulunarak bozulması şeklinde olmaktadır. Örnek verecek olur isek: Danıştay’ın 2003 yılında vermiş olduğu bir kararda, “ yaralanan kişide meydana geldiği iddia edilen ve idarece de aksi ileri sürülmemiş olan kalıcı hasarlar ve sağlık sorunları ve de manevi tazminatın özelliği göz önüne alındığında takdir edilen manevi tazminat miktarı yetersiz olmaktadır ” şeklinde ifade edilmiştir. Manevi tazminat miktarının ilk derece mahkemesi tarafından yeniden değerlendirilmesini sağlamak üzere Danıştay tarafından da karar bozulmuştur. Diğer başka bir kararında da Danıştay, bölücü bir terör örgütüne mensup teröristler ile güvenlik görevlileri arasında çıkan bir çatışma sırasında, ev hanımı olan eşi vefat eden davacı lehine, kusursuz sorumluluk ilkesi uyarınca hükmedilmiş olan manevi tazminat miktarını düşük bularak ilk derece mahkemesinin kararını bozmuş olduğu görülmektedir.

Yargıtay’ın da vermiş olduğu bazı kararlarında hükmedilmiş olan manevi tazminat miktarını yeterli bulmayarak ilk derece mahkemesi kararlarını bozmaktadır. Bu söz konusu olan kararlarda Yüksek Mahkeme, “ Kişilik haklarının hukuka aykırı bir şekilde saldırıya uğramış olan herhangi bir kimse manevi tazminata hükmedilmesini mahkemeden isteyebilir. Hâkim manevi tazminatın miktarını tayin ederken saldırı teşkil etmekte olan fiil ve olayın özelliği yanında tarafların kusur oranını, sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate alması icap eder. Tazminat miktarının tespit edilmesinde her olaya göre değişebilecek özel durum ve şartların bulunabileceği durumu da gözetilerek takdir hakkını etkileyecek sebepleri karar yerinde objektif olarak göstermelidir. Çünkü kanunun takdir hakkı verdiği mevzularda hâkimin hak ve nefaset ile hüküm vereceği Türk Medeni Kanununun 4. maddesinde ifade edilmiştir. Davaya konu edilmiş olan olayda davalının kusur oranı, ölenin davacıya olan yakınlığı ve yukarıda açıklanan ilkeler ele alındığında davacı yararına hükmedilmiş olan manevi tazminat miktarı azdır. ” biçiminde hüküm tesis edilmiştir.

Manevi tazminat, uğranılmış olan zarar sonucu kişide meydana gelmiş olan elem ve ıstırabın bir nebze bile olsa giderilmesi amacını taşımaktadır. Ancak ne var ki yargı kararları incelenmiş olduğunda manevi zararlar sonucunda hükmedilmiş olan tazminat miktarlarının, bu amacı gerçekleştirmekten uzak olup, yetersiz kaldığı da açık bir şekilde görülmektedir. Yüksek mahkemelerimizin son dönemlerde de verdiği kararlarda, manevi tazminat miktarlarının düşük olduğu sebebi ile ilk derece mahkemelerinin kararlarını bozmaları, bu konuda bir ilerleme olarak kabul edilmiş olsa da günümüzde manevi tazminat miktarlarının düşük olması maalesef büyük bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Manevi tazminatın tam olarak tespit edilmesi ve tazmini mümkün değil iken bir de düşük miktarda tazminata hükmedilebiliyor olması, manevi tazminattan beklenmekte olan amacı sağlayamayacak ve bunun ile birlikte hem mağduru hem de yakınlarını tatmin etmemiş olacaktır. Bu sebepten ötürü hem zarar göreni tatmin etmek hem de tazminatın caydırıcı bir etkisinin sağlanması için, manevi tazminat miktarlarının yeterli bir düzeyde tutulması gerektiği durumundan söz edilebilir.

BAŞTA ÖNE SÜRÜLMEMİŞ OLAN MANEVİ TAZMİNAT TALEBİNİN ISLAH YOLU İLE SONRADAN TALEP EDİLMESİ DURUMU

Son zamanlarda, uzun zamandır süre gelmiş olan manevi tazminat davasının hukuki özelliğine ve kanunen taraflara tanınmış olan ıslah hakkının bu kapsamda kullanılıp kullanılamayacağına yönünde birçok tartışma yaşanmaktadır. İncelendiği zaman görüleceği üzere Yargıtay tarafından maddi tazminat talep etmiş olan davacının mağduriyetin giderilmesi adına davanın ilerleyen sürecinde ıslah yolu ile manevi tazminat da talep edilebileceği yönünde kararlar da vermiş olmaktadır. Bu durum da demektir ki manevi tazminat talep etmek isteyen tarafın, başlangıçta talep etmemiş olduğu bu tazminat miktarı istemine ilişkin, kanunen kendisine sunulmuş olan ıslah yolu ile söz konusu olan davanın ilerleyen aşamalarında öne sürerek maddi tazminatın yanında ayrıca ek olarak manevi tazminata da hak kazanabilmesidir. Bu kapsamda öncelikle ıslah prosedürünün ne olmuş olduğu hakkında kısaca bir bilgi verilmesi gerekir ise ıslah kurumu 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 176. Maddesinde düzenlenmiş olup taraflardan her biri, yapmış oldukları usul işlemlerini kısmen ya da tamamen ıslah edebilir. Aynı davada, taraflar ancak ve ancak 1 kez ıslah yoluna başvurabilir biçiminde ifade edilmiştir. Kısaca ıslah kurumu, Hukuk Muhakemeleri Kanununda ( HMK ) hüküm altına alınmış olan usuli bir işlem olarak tanımlanmaktadır. Islah işlemi nedeni ile taraflar, yargılama esnasında yapmış oldukları usuli bir işleme yönelik olan eksiklikleri ya da yanlışlıkları düzeltme imkânı elde etmiş olurlar. Bu söz konusu olan düzeltme tamamen ya da kısmi bir şekilde düzeltme biçiminde de de gerçekleşebilir.

Yargılama sürecinin ana ilkelerinden biri olmuş olan “ Davanın Genişletilmesi Ve Değiştirilmesi Yasağının ” bir istisnasını teşkil etmekte olan bu ıslah yöntemi ile kanun koyucu taraflara basit yargılama usulünde cevap dilekçesinin sunulması ile yazılı yargılama usulünde ise 2. cevap dilekçelerinin sunulması ile başlamış olan yasağa karşı bir defalığa mahsus olmak üzere karşı tarafın rızası aranma mecburiyeti olmadan bir imkân sunmuştur. Çünkü ıslahın asıl amacı davadaki taraflardan birinin davada eksik bırakmış olduğu ya da yanlış bildirmiş olduğu vakıaları, talep neticelerini tahkikat aşaması bitinceye kadar olan süre içinde düzeltmesi olmak ile beraber düzeltilebilecek işlemler ise tarafların kendi taraf usul işlemleridir. Şu var ki ıslah hakkının sınırı ise, davanın kapsam ve yönünü tespit etmekte olan irade beyanın değiştirilebilmesine kadar olup maddi vakıaların değiştirilemeyeceği yönünde olduğu görüşü benimsenmektedir. Görüleceği üzere ıslah yöntemi sayesinde tarafların taleplerini değiştirebilmesi, arttırabilmesi kanuni bir hak olarak taraflara sunulmaktadır ancak belirtmeliyiz ki bu noktada manevi tazminat talebinin ıslaha konu olup olmayacağını tespit edebilmek için ilk bu taleplerin hukuki niteliğini belirlemek icap etmektedir. Çünkü ıslah yolunun kullanılması noktasında doktrinde ve uygulamada tartışmalara yol açmış olan manevi tazminat talebinin bu içerik dâhilinde kullanılıp kullanılamayacağı mevzusu önemlidir.

Manevi tazminat avukatı

Manevi tazminat davasının konusunu, kişinin uğramış olduğu zarar nedeni ile duymuş olduğu elem ve ıstırabın giderilmesi durumu oluşturmaktadır. Her ne kadar manevi tazminat yaygın olarak para kavramı ile ifade ediliyor olsa da maddi tazminatta olmuş olduğu gibi somut bir parasal zarar söz konusu olmamak ile beraber manevi zarar, söz konusu zarara yol açmış olan eylemin işlendiği anda tam olarak net bir şekilde belirlenemeyebilir. Bu belirsizliğin temel sebeplerinden biri ise, manevi zararın tayinine ilişkin olarak hâkime tanınmış olan takdir yetkisidir. Bu tip bir durumda, manevi tazminat taleplerinin kısmi dava ve belirsiz alacak davasına konu olup olamayacağı sorunu gündeme gelmiş olur çünkü ıslah yönteminin kullanılamayacağı veyahut gereksinim duyulmayacağı durumlar olan belirsiz alacak davası ve kısmı dava türleri olup manevi tazminat davasının hukuki özelliğindeki tartışma sebebi ile ıslah prosedürünün uygulanıp uygulanmayacağı tartışmalarına yol açmış bulunmaktadır. Bu nedenden ötürü tartışmaya açık olan bu konu ile ilgili olarak Yargıtay içtihatları önem arz etmekte olmakla birlikte ilk olarak manevi tazminatın hukuki niteliğine ilişkin görüşlerden kısaca bahsetmek gerekmektedir.

Manevi tazminat taleplerinin kısmi davaya konu olup olamayacağı noktasında ise kısmi davanın açılabilmesi talep konusunun bölünebilir olmasına bağlı olup bunun en yaygın olarak karşılaşılan örneğinin para alacaklarının olduğu ve manevi tazminatın da talep konusunu genel olarak para alacakları oluşturmuş olduğundan manevi tazminat davalarının da kısmi dava olarak açılabileceği yönünde düşünülmektedir. Ancak ne var ki bu kapsamda göz atıldığında manevi tazminatın konusunun her durumda alelade bir para alacağının oluşturacağı yönünde bir sonuca varmak tabiki de hatalı olacaktır. Çünkü genel olarak manevi tazminatın alelade para alacağı olarak ifade edilmesinin kanuni bir zorunluluk olan Hukuk Muhakemeleri Kanunu 119. maddesinin 1. Fıkrasının d bendinden ileri geldiği görülmektedir. Gerçekten de manevi tazminatın bölünmezliği kavramı Yargıtay içtihatları ile de benimsenmiş olduğu gözlemlenmekte olup öğretide ve kararlılık gösteren yargısal inançlarda da manevi tazminat davasının kısmi dava olarak açılamayacağı, ıslah yolu ile de istemin arttırılamayacağı benimsenmiş olmaktadır. Bunun gerekçesi olarak da, manevi tazminat bir bütün olarak açıklanabilir. Duyulan acı ve üzüntünün karşılığı dava yolu ile belirlenip, karşı tarafa bildirildikten sonra arttırılması ya da yeni bir dava açılarak istenmesi mümkün olamamaktadır. Zira manevi tazminatın takdirinde hâkime çok geniş takdir yetkisi verilmiştir. Hâkimin takdir yetkisi bölünemez denilmek suretiyle kısmi davaya konu edilemeyeceği yönünde zaman ile bir içtihat geliştirmiştir.

Diğer bir başka nokta ise manevi tazminat taleplerinin belirsiz alacak davasına konu olup olmayacağı hususundaki tartışmalar olup bu kapsamda ilk olarak belirsiz alacak davasının açılabilmesi için talep sonucunun miktar ya da değerinin tam ve kesin olarak belirlenmesinin imkânsız veyahut davacıdan beklenemeyecek olmasına bağlı olduğu kanunen ifade edilmiştir. Bunun ile beraber bu kapsamda hükmedilecek olan miktarın hâkimin takdirinde olmuş olduğu manevi tazminat davalarının da belirsiz alacak davası biçiminde açılabileceği şeklinde çıkarımlarda bulunulduğu görülmektedir. Ancak şu var ki önemle ifade edilmesi icap eder ki manevi tazminat ile ilgili olarak kısmi dava açısından değerlendirmede belirtildiği üzere belirsiz alacak özelliğinde olup olmadığı yönündeki tartışmada da hâkime verilmiş olan geniş takdir yetkisi açısından da değerlendirilmesi gerekmektedir. Çünkü burada ayrıca belirsiz alacak davasının kriterleri olarak sayılan “  beklenemezdik ya da hukuki imkânsızlık ” kriterlerinin değerlendirilmesi önem arz etmekte olmakta olup bu değerlendirmeler de hâkim tarafından yapılır. Ne var ki bu noktada manevi tazminat taleplerinin belirsiz alacak davası biçiminde ileri sürülebileceği kabul edilmesi ihtimalinde davacının dava başında, manevi tazminat olarak göstermiş olduğu geçici değerin en geç tahkikat aşamasının sonuna kadar belirli hale gelmesi gerekir ( Hukuk Muhakemeleri Kanunu 107. Madde 2. Fıkra ). Buna karşılık olarak da hükmedilecek manevi tazminat miktarı, hâkimin takdir yetkisi sebebi ile ancak davanın sonunda belirli bir hale gelebildiği görülmektedir. Başka bir deyiş ile açıklayacak olur isek, manevi tazminat açısından hâkime verilen geniş takdir yetkisi Hukuk Muhakemesi Kanununun 107. Maddesinin 2. fıkrasının gerçekleşmesine engel olmakta, davacı alacağının miktarını fakat davanın sonunda yani hüküm ile beraber belirleyebilir. Zira Hukuk Muhakemeleri Kanununun 36. Madde 1. Fıkranın b bendi gereğince hâkimin hükümden önce tazminatı açıklayabilmesi mümkün değildir. Ayrıca söz konusu olan davanın başında gösterilen geçici ( asgari ) talep sonucunun arttırılmasını beklemeksizin kesin bir talep sonucuna karar verip hükmedilmesi ise Hukuk Muhakemesi Kanununun 26. Maddesinde düzenlenmiş olan talep ile bağlılık ilkesine aykırılık teşkil etmek ile birlikte anılmış olan maddenin 2. fıkrasında düzenlenen istisna kapsamına da girmemektedir. Bu kapsamda da görülmüş olacağı üzere manevi tazminat isteminin; manevi tazminatın bölünmezliği kuralına aykırı bir şekilde kısmi ya da belirsiz alacak davası olarak açılamayacağı ve manevi zararın Hukuk Muhakemeleri Kanunu 107. Maddesine göre dava yolu ile tespitinin de istenemeyeceği olduğu açık bir durumdur. Bu sebepler ile Mahkemece manevi zararın belirsiz alacak davası olarak tahsili için açılan davalarda hukuki yarar yokluğundan usulden reddine biçiminde karar verilmesi gerektiği benimsenmiştir. ( Yargıtay 21. Hukuk Dairesi 2014/26303 E. 2015/2554 K. ) Yukarıda değinilmiş olan tartışmalara konu olmuş olan manevi tazminat istemlerinin ortak noktası ise davanın başlangıcı aşamasında davacı tarafından asgari miktarda öne sürülmüş olup daha sonrasında ıslah yolu ile arttırılmasının talep edilmesidir.

Fakat şu var ki en başta talep edilmeyen manevi tazminatın yargılamanın ilerleyen süreçlerinde ıslah ile talep edilebilir hale geleceği Yargıtay tarafından verilmiş olan birçok kararında kabul edilen bir nokta olmuştur. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi 2012/5120 E. 2013/4672 K. sayılı kararında yazılı olan açıklamalarda bu açıklamaların ışığında somut olaya bakılmış olunduğunda davacılar tarafından usulüne uygun olarak açılmış olan maddi tazminat istemli bir davada ıslah ile manevi tazminat istemelerinde hukuken bir engel yoktur. Mahkemenin en başta talep edilmeyen bir hakkın yargılama aşamasında ıslah ile talep edilemeyeceği değerlendirmiş olması doğru değildir. Mahkemece manevi tazminata yönelik olan istemin esası incelenerek sonucuna göre karar verilmesi icap ederken yazılı bir şekilde reddine karar verilmesi doğru görülmemiş kararın bozulması gerektiği denilmiş olup maddi tazminat istemli söz konusu olan davada, davacının en başta talep edilmemiş olan manevi tazminatı, ıslah ile isteyebileceğine hükmetmiştir. Özellikle de iş davalarında rastlanılan bu mevzu ile ilgili olarak her ne kadar Yargıtay tarafından doktrinde mevcut olmuş olan ıslah yolunun kullanabileceği veyahut kullanılamayacağı yönünde olan usuli tartışmaları bir kenara koyarak karar verdiği görülmüş olsa da anılan bu karar ile de görülmüş olunacağı üzere manevi tazminatın davanın ilerleyen safhasında öne sürülmesini işçi lehine yorumlama prensibi kapsamında değerlendirmiş olup bu talepleri kabul ettiği görülmektedir. Nitekim bu noktada da yakın tarihli bir diğer kararda da yine işçi sıfatına haiz olan davacının dava dilekçesinde maddi tazminat ile beraber öne sürmediği manevi tazminat talebini ıslah dilekçesi ile eklemiş olduğu olayda ilk derece mahkemesi tarafından kabul edilmiş olan manevi tazminat talebi Yargıtay tarafından onanmıştır.

Yargıtay tarafından benimsenmiş olan genel geçer husus da dava dilekçesine konu edilmiş olan talebin yanında yeni bir talebin ıslah yolu ile dahi eklenemeyeceği çünkü ıslahın ancak açılmış bir dava için söz konusu olacağını ne var ki dava edilmeyen bir hususun da ıslah ile dava konusu haline getirilemeyeceği olması mevzusudur. Şu da var ki kanun koyucu tarafından belirtilmiş olan kuralları bir kenara bırakarak yukarıda alıntılanan iş davalarında özellikle de Yargıtay tarafından bu kuralın dışına çıkılarak işçinin lehine yorumlama ilkesi kapsamında ıslah ile dava konusu edilmemiş olan manevi tazminat taleplerinin yakın dönemlerde genel olarak sık bir şekilde kabul edilmesine rastlanılmaktadır. Bizim savunmuş olduğumuz görüşe göre her ne kadar usulen davaya konu olan talepler açısından yeni bir talebin ıslah yolu ile ileri sürülmesi noktasında tartışma teşkil etmesi bir yana, ayrıca bunlara ek olarak manevi tazminat talebi bakımından süregelmiş olan nitelik tartışmalarına binaen ıslaha konu edilmesi noktası da tam olarak netlik kazanmamıştır. Kanunda ve doktrinde görüş birliğinin bulunmadığı bu konu ile ilgili olarak Yargıtay tarafından en başta talep edilmemiş olan manevi tazminatın ıslah dilekçesi ile talep edilebileceğini usul ve yargılamanın ekonomisi ile ilgili olan ilkeleri bir kenarda tutmuş olarak işçinin lehine yönelik kararların verilmesinde özen gösterdiği görülmektedir.

MADDİ TAZMİNAT KONUSUNA SONUÇ OLARAK

Manevi tazminat kurumunu incelediğimiz üzere kişilik değerlerinin ihlaline sebep olmuş olan ve manevi bütünlüğü etkilemekte olan zararların tazminine yönelik kurum olarak tanımlanır. Manevi tazminatın hukukî özelliği konusunda doktrinde farklı farklı görüşler ileri sürülmüştür ve ileri sürülmüş olan bu görüşler manevi tazminatın tespit edilmesi aşamasında da önem kazanmaktadır. Manevi tazminatın hukuki niteliğine yönelik olarak ileri sürülmüş olan görüşlerden birisi bu tazminatın kendine özgü bir ceza olduğudur. Buna göre de manevi tazminatın asıl işlevini yerine getirmesi için yüksek bir miktarda tayin edilmesi icap etmektedir. Yaygın olan bir diğer görüş ise manevi tazminatın tatmin etme özelliğinin var olduğu yönünde olan görüştür. Manevi tazminat ile amaçlanmakta olan; kişilik hakları ihlal edilmiş olan kişinin ihlal edilmiş ve psikolojik olarak yıpranmış olan duygusunun tatminidir. Bu sebepten ötürü manevi tazminat tespit edilirken kişinin elem ve ıstırabının dindirilmesi gereklidir. Manevi tazminatın temel olarak amacının zarar vereni caydırmış olması gerektiğini savunanlar ise bu tazminatın miktarının yüksek tutulması gerekliliğini dile getirmiş bulunmaktadırlar. Sosyal yardım görüşü ise zarara uğramış olan kişinin maddi tazminat yolu tercih edilerek bu yol ile karşılanamamış olan bir zararı söz konusu var ise bu zarar manevi tazminatın denkleştirici işlevi ile tamamlanma imkânına sahiptir. Telafi görüşünü incelemeye başladığımızda ise üzerinde bahsetmiş olduğumuz zarar sonucunda hakkı ihlal edilmiş olan kişinin çekmiş olduğu acıların telafi edilmesi gerektiği savunulmuştur. Manevi tazminatın hukuki özelliğinin yanı sıra belirlenmesi aşamasında ise dikkate alınması gereken başka bir tip özellikler de bulunmaktadır. Bunlar da somut olayın özellikleri, zarar verenin ya da zarar gören kişinin şahsi özellikleri ve kusur oranlarıdır. Manevi tazminatın hesaplanması konusunda farklı farklı yöntemler geliştirilmiş bulunmaktadır. Yargıtay tarafından benimsenmekte olan sistemin ise manevi zararın tayininde somut olayın özellikleri göz önüne alınmış olunarak, hakkaniyete uygun bir biçimde karar vermek olduğu görülmektedir. Türk Hukukunda manevi tazminat miktarının tespit edilmesinde herhangi bir ilkeler dizisi ve başvurulabilecek bir değerlendirme ölçütü maalesef ki bulunmamaktadır. Çünkü manevi tazminat hesaplanabilen bir tazminat olarak değil fakat takdir edilebilen bir tazminat türü olarak görülmektedir. Manevi zarar doğası gereği de her bir kişi açısından oldukça özel bir durum olarak kabul edilir ve her bir olay ve her bir kişi açısından çok daha farklı sonuçlar doğuracağından ötürü manevi zararın tespit edilmesini birebir tarifelere bağlı kalmak sureti ile hesaplamak da görüleceği üzere her zaman hakkaniyete uygun sonuçlar doğurmamış olacaktır.

İzmir’de manevi tazminat avukatı arıyorsanız hukuk büromuz avukatlarından İdil Su Aydın’dan randevu alarak detaylı bilgi alabilirsiniz.,

Ayrıca tazminat avukatı için sayfamıza da göz gezdirebilirsiniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir